SİNAN KIZILKAYA
Yeni bir süreç mi başlıyor? Bunu söylemek için erken. İhtiyatlı bir umut için ortam uygun ama umudun çapı için gerçekçi olmak gerek.
Bahçeli’nin açıklamaları ve sonrasında Suriye’de yeni bir güçler denkleminin ortaya çıkmasının ardından bir şeylerin ön görüldüğü sayıltısı ile düşünmenin ve devlet olan nesneye büyük akıl atfetmenin anlamı yok. Elbette bunu tercih edenler olabilir ama olan biten, 7 Ekim sonrası şimdilik Filistin’in savaşçı gücünü kaybetmesi gibi görünen durum ve İran sınırından başlayarak Akdeniz kıyılarına doğru devam eden coğrafyada İsrail’e karşı direnç geliştiren, birbiriyle bağlantılı vekil güçler arası devamlılığın kopması ve muktedir güç boşluğunun ortaya çıkmasıydı. Hamas’ın yenilmesi ve Filistin sorununun halkçı isyankarlıktan arındırılarak birçok devletin elitleri arası uzlaşmayla çözülmesi Türkiye dahil birçok gücün istediği sonuçtu.

HTŞ’nin Şam yürüyüşü öncesi bu aşikardı ve herhangi bir derin akla ihtiyaç gerektirmeyecek açıklıktaydı. Oysa Şam’a hâkim yeni gücün ve devşirdiği uluslararası rızanın hâlâ kesinleştirmediği bir şey var, vekil güçler boşluğu nasıl dolacak? Bu boşluğu toplumsal aktörlerin rızasıyla birleştirecek yeni bir istikrar mı gelecek yoksa hami devletlerin 70-85 arası Lübnan’ına benzeteceği herkesin herkesle sürekli çatışacağı bir Suriye mi? Risk bu, ama çağrılırsa gelecek bir risk. Çünkü Suriye’ye hami olmaya çalışan güçler bir sömürge iştiyakından arınmış görünmüyor. Diğer taraftan sömürge kurmanın gerektirdiği tam güce sahip olan bir aktör de ortada görünmüyor. Durum buyken, hami devletler gücünün sınırlarına razı bir kuruculuğa mı destek olacaklar yoksa daha fazlasını almak için zorlanacak bütün hamlelerin sonucu mu beklenecek.
Bu nedenle ihtiyatlı bir umuttan fazlası için şimdilik başka bir işaret olmadığını düşünebiliriz.
Aslında çok uzun süredir yeni bir sürecin mümkünlüğü kendini dayatıyordu. Çünkü Kürdün yokluğuna dayalı bir düzen, elde edilen dönemsel askeri zafere rağmen bir türlü kurulamıyordu ve bu Türkiye’yi hem bütün çeperiyle hem uluslararası düzenle daimî kriz içinde tutuyordu. Bu krizler iktidarın haşmeti için gösteriler silsilesini mümkün kılsa da sürekli enerji soğuran yapısıyla kaynakları tüketme ve nihayetinde tepetaklak etme ihtimalini de içeriyordu.
Diğer taraftan Kürt sorunu 2015 sonrası büyüyen çatışma dalgasıyla Kürt toplumunun neredeyse bütün yaşam enerjisini soğurmaya yönelmişken toplumun ihtiyacı olan barış aralığına burun kıvırmak ancak burada yaşanan acı ve ızdıraptan hiç pay almamış olmanın konforlu dünyasından konuşmakla mümkün olabilir. Bir topluluğu daha fazla acı ve ızdıraba mecbur kılarak ulaşılacak siyasi faydanın makul kılacağı bir maliyeti üstlenecek güç ise görünmüyor. Gerçi Kürt toplumu her seferinde sandığımızdan daha direngen ve sabırlı bir üstlenişle varlığını baskıcı idareye karşı korumayı başardı, daha ötesi de mümkün olabilir ama herhangi bir barış iradesi belirdiği anda bu üstlenme kapasitesinin sahibi artık gereksiz maliyete rıza göstermeyeceğini de hissettiriyor.
Aslında çok uzun süredir yeni bir sürecin mümkünlüğü kendini dayatıyordu. Çünkü Kürdün yokluğuna dayalı bir düzen, elde edilen dönemsel askeri zafere rağmen bir türlü kurulamıyordu ve bu Türkiye’yi hem bütün çeperiyle hem uluslararası düzenle daimî kriz içinde tutuyordu. Bu krizler iktidarın haşmeti için gösteriler silsilesini mümkün kılsa da sürekli enerji soğuran yapısıyla kaynakları tüketme ve nihayetinde tepetaklak etme ihtimalini de içeriyordu. Türkiye’nin jeostratejik değeri denen şey bunu ertelese de, Türkiye’nin ait olmak istediği Batı bloku Kürtlerle barış üzerinden daha kazançlı bir geleceği çoktandır vadediyordu. Ama soru yine de şu, çoktandır mümkün olan şey niye şimdi oldu?
Başladığını varsaydığımız yeni sürecin iktidar aktörleri açısından halihazırda gerekçeleri ne olabilir ki, şimdi adım atılmış olsun. Ankara için bunun hem iç hem dış nedenleri var elbette. İçeride yeni siyasal rejimin ihtiyaç duyduğu halk oylaması desteği için Kürtlerin muhalefetten koparılması, en azından iki kutup arası kararsız alana çekilmesi muhtemel hedeflerden birisi. Yani başkanlık sisteminin halihazırdaki kadro ile devamı arzulanıyor; bunun için de Kürtlerin oyunun umursanmadığı, milliyetçi şevkin kışkırtıldığı dönemlerin siyaseti yetmiyor.
Diğer taraftan İran’dan Akdeniz’e uzanan (Irak-Suriye-Lübnan-Filistin hattında) vekil güçler boşluğu, devletler tarafından kolayca doldurulamıyor. Çünkü buradaki devletler ne egemen ve ne de bağımsız. Bu boşluk Türkiye’nin devlet elitleri için yeni fırsatlar kadar yeni risklere de gebe. Muhtemelen Kürtlerin Türkiye’de tamamen sistem dışı kalmasının hem Batı bloku hem Türkiye için bazı zararları öngörülmüş ve optimum bir noktada çok şey vermeden ama dışlamadan yeni bir dengenin aktörü kılınmalarına rıza gösterilmesinin yararlı olacağı düşünülmüş. Türkiye’nin avantajlı bir pozisyon kapma çabası nihayetinde Kürtlerin tamamen dışlanacağı bir formüle açık değil. Ayrıca üçüncü bir neden, Türkiye’nin içine girdiği ve Batı finans sisteminin desteği olmadan sıyrılamayacağı ekonomik krizin atlatılabilmesi için kaynak ihtiyacı kendini dayatıyor. Bir taraftan Batı finans sistemi diğer taraftan Körfez sermayesi kaynak aktarmak için Türkiye’yi onlar lehine, İran’dan Akdeniz’e istikrar kurucu bir rol oynamaya davet ediyor olabilir. Tabi ki bu istikrar toplumsal güç ve grupların minimum pay aldığı otoriter bir düzen olursa ne âlâ. Pek spekülatif olmayan, fiili durumun analizinden çıkarılabilecek gerekçeler bunlar. Bu üç gerekçe birbirini dışlamadığı gibi birbiriyle ilişki içinde işliyor görünüyor.
Yine de 2013-15 süreci ile karşılaştırıldığında barışa demokratikleşmenin söylem düzeyinde dahi olsa eşlik etmiyor oluşu yadırgatıcı bir durum. Bunu özellikle düşünmek gerekiyor. Şayet gerçekleşirse, otoriter bir barış süreci yürütülecek gibi görünüyor. Her toplumsal katmandan ve gruptan insanın, gücünün boyutu önemli olmadan tartışmaya katılabildiği bir süreçten ziyade yukarıdan gerekliliğine karar verilmiş ve beka sorununa deva olarak topluma sunulmuş bir barış çabası daha çok iktidar elitlerinin ihtiyacına yönelik tasarlanmış bir süreç izlenimi veriyor. Buna rağmen toplumu tüketen bir çatışma söyleminin tedavülden kaldırılması ve karşılığında acı ve ızdıraba mecbur bırakılmış bir topluluğun birazcık rahata ermesi tek başına barış yanlılığını makul kılacak bir gerekçe.
Elbette şu düşünülebilir: Kürt sorununda oluşan kriz durumunun çözümü demokratikleşmeye ertelenebilir miydi? Yani barış ve demokratikleşmenin beraberliği için, ağır eşitsizlik koşullarında da kalsalar Kürtlerin muhtemel demokratikleştirici muhalefet gücünün yükselişine kadar beklemesi gerekmez miydi? Buna evet demenin etik-politik bir nedeni ve imkânı yok. Burada muhalefete atfedilebilecek demokratikleştirici rol için bir daha düşünmek gerekiyor. Türkiye çoktandır çoklu krizler ortamında yaşıyor. Öyle görünüyor ki bu çoklu krizleri, iktidar kendi çaba, kadro ve kaynaklarıyla çözebilecek kudrette değil, hatta kudret azalımını durdurabilecek bir yola da meyyal değil.
Adına ne denirse densin, öyle görünüyor ki eğer işlerse karşımızdaki süreç üç aşamadan geçecek gibi görünüyor. İlk olarak, iktidar elitleri ve Öcalan aracılığıyla dile gelen niyet beyanlarına bağlı çatışmasızlık ortamı, ikinci olarak uzlaşılmış bir silahsızlandırma. Silahsızlandırmanın coğrafi boyutu Türkiye’yi içerecek. Ama daha ötesi için; Irak Kürdistanı ve Rojava’yı içerecek mi, nasıl bir süreçle düşünülecek, uzlaşma nerede kurulacak, onu henüz bilmiyoruz. Silahsızlandırmada bilhassa Rojava önemli bir müzakere alanı olacak. Kurulacak yeni Suriye’nin iç düzeni ve barışı, hukuku, kimliği, kurumları, meşruiyeti, bağımlılıkları şu an iki farklı perspektifin müzakere alanı.
Eğer öyleyse çoklu krizler ortamında bir krizin çözümü neye yol açar? Tek krizin kısmi veya nihai çözümü diğer krizlerin topluma etkisini azaltarak köhnemiş bir iktidarın ömrünü mü uzatır? Muhalefet adına çalışanların çoğunlukla takılıp kaldığı soru bu. Yani, Kürtler iktidarla uzlaşıyor mu? Ama buraya kitlenen düşünce, muhalefetin şimdi veya gelecekte Kürtlerle toplumsal veya politik düzeylerde, iktidarı aşarak bir müzakereye giremeyeceğine, mimarı olacağı bir uzlaşmaya Kürtleri katamayacağına ilişkin bir ön kabulle işliyor. Bu ön kabul ile, yani muhalefetin siyasal beceriden yoksunluğuna ve her şeyin kötü gidişiyle gelecek bir iktidar beklentisine dayanan kabullenişle hesaplaşılmadan muhalefetin kurucu aktöre dönüşeceği bir gelecek umabilir miyiz? Oysa muhalefetin sadece Kürtlere değil bütün topluma daha iyi bir gelecek vizyonu sunması ve toplumu buna ikna etmesinin mümkünlüğüne yatırım yapan bir siyaset, uzlaşıyorlar mı tedirginliğine takılıp kalmaz, bunun yerine mümkün uzlaşmayı kendi demokratikleşme vizyonu için bir kolaylaştırıcı olarak kabul edip müdahil olmanın yolunu arayabilir.
Adına ne denirse densin, öyle görünüyor ki eğer işlerse karşımızdaki süreç üç aşamadan geçecek gibi görünüyor. İlk olarak, iktidar elitleri ve Öcalan aracılığıyla dile gelen niyet beyanlarına bağlı çatışmasızlık ortamı, ikinci olarak uzlaşılmış bir silahsızlandırma. Silahsızlandırmanın coğrafi boyutu Türkiye’yi içerecek. Ama daha ötesi için; Irak Kürdistanı ve Rojava’yı içerecek mi, nasıl bir süreçle düşünülecek, uzlaşma nerede kurulacak, onu henüz bilmiyoruz. Silahsızlandırmada bilhassa Rojava önemli bir müzakere alanı olacak. Kurulacak yeni Suriye’nin iç düzeni ve barışı, hukuku, kimliği, kurumları, meşruiyeti, bağımlılıkları şu an iki farklı perspektifin müzakere alanı. Nasıl bir uzlaşma çıkacak oradan, bilmiyoruz ve bu durum silahlı halin geleceğini belirleyecek. Irak Kürdistanı’ndaki silahsızlandırma da nihai olarak Rojava’ya bağlanmış halde.
Bu iki aşamadan sonra hukuki çerçeve ve siyasal konsensüsün eklemlenmesiyle barışa erdiğimizi söyleyecek duruma gelebiliriz. Çatışmasızlık bu sürecin en kolayı, sonrasındaki silahsızlandırma ve barışa erme aşamaları sanıldığı kadar kolay değil, çetrefilli ve çokça saha aktörü ile bölgesel gücün müdahil olacağı bir süreçler yumağı içeriyor. Nihayete ermesi için, yürütücü aktörlerin buradan kazançlı çıkacaklarına dair güçlü bir kanaate sahip olmaları gerek.
29 Aralık günü Öcalan’dan gelen mesaja baktığımızda, çok temkinli ve ölçerek ilerlemeyi düşünen bir tonun hâkim olduğunu anlayabiliyoruz. 2013-15 sürecindeki süreç mimarisinden farklılıklar var. Muhalefeti katmayı ve meclisin merkezi alan olarak tesisi göze çarpıyor. 2013-15 sürecinde iktidarın da isteğiyle muhalefetin ve meclisin dışlanarak yürünmesi istenmiş, Öcalan’ın dış gözlemci talebi karşılık bulmadan 7 Haziran seçimleri öncesi süreç bitirilmişti. İktidarın dış gözlemci talebine direnç göstermesinin nedeni her ne idiyse fark etmez, şimdi muhalefet ve meclisin süreç mimarisi içine eklenmesi talebi yine bir ihtiyaca denk düşüyor. Çünkü ilkinde olduğu gibi yürütücüler, kazançlı çıkmayacaklarını düşündüklerinde herhangi bir gerekçe ile kolaylıkla vazgeçebilirler. Nihayetinde bu tür süreçlerde gerekçe bulmak da pek zor değil. Yanı sıra meclis ve muhalefetin süreç içinde varlığı, eğer olursa kısmi şeffaflaşma ve toplumun şahitliğini mümkün kılabilir. Bu da barış çabasını sadece elitler arası bir müzakere olmaktan çıkararak, iktidar elitlerinin niyeti ötesinde siyasal alanın genişlemesini, daha çok aktörün kamusal müzakereye katılmasını ve demokratikleştirici etkinin oluşmasını sağlayabilir. Tasarlanan barışın otoriter karakteri de burada dönüşüme uğratılabilir.
29 Aralık günü Öcalan’dan gelen mesaja baktığımızda, çok temkinli ve ölçerek ilerlemeyi düşünen bir tonun hâkim olduğunu anlayabiliyoruz. 2013-15 sürecindeki süreç mimarisinden farklılıklar var. Muhalefeti katmayı ve meclisin merkezi alan olarak tesisi göze çarpıyor. 2013-15 sürecinde iktidarın da isteğiyle muhalefetin ve meclisin dışlanarak yürünmesi istenmiş, Öcalan’ın dış gözlemci talebi karşılık bulmadan 7 Haziran seçimleri öncesi süreç bitirilmişti. İktidarın dış gözlemci talebine direnç göstermesinin nedeni her ne idiyse fark etmez, şimdi muhalefet ve meclisin süreç mimarisi içine eklenmesi talebi yine bir ihtiyaca denk düşüyor. Çünkü ilkinde olduğu gibi yürütücüler, kazançlı çıkmayacaklarını düşündüklerinde herhangi bir gerekçe ile kolaylıkla vazgeçebilirler.
Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve hukuki krizleri iç içe geçmiş durumda. Kayırmacı ve gasp edici ilişkiler yumağında büyümüş bir ekonomik kriz; keyfileştirilmiş, kurala değil haminin ihsanına bağlı işleyen bir hukuk düzeni (hatta anti-hukuk düzeni) ve denetime kapatılmış bir idari düzen; bir türlü rıza üretemeyen, başarısız, sağcı bir siyasi hegemonya. Bunlar iç içe geçmiş, birbirini gerektirmekte fakat Kürt sorunu aracılığıyla kışkırtılan beka endişesi bu krizlerin nihai tutkalı. Şimdi Kürt sorununun çözülebilir olduğuna yönelik bir imge, barışın toplumsal kabulünü sağlayacak bir çaba diğer krizlerin teşhisini kolaylaştırabilir, çözüm talebini yükseltebilir mi? Elbette bu imkân var, ama bunun için Kürt sorununun adil çözümünü yakın menziline koyan ve toplumu dirilterek seferber etmeye kendini muktedir gören bir muhalefetin varlığı elzem.





Bir Cevap Yazın