ALP EREN TOPAL
Aşağıda okuyacağınız metin Tanzimat dönemi Osmanlı ulemâsından Sarıyerli Hoca Mehmed Sadık Efendi’nin Tanzîr-i Telemak adlı eserinden bir pasajın günümüz Türkçe’sine uyarlanmış halidir. Hoca Sadık Efendi 1869 senesinde 43 yaşında iken Beyazıt civarındaki camilerde yaptığı halka açık derslerde siyasi konulara girdiği için Yeni Osmanlılar ile işbirliği töhmetiyle bir mahkemede yargılanmaksızın Akka’ya kalebend olarak sürgün edilir. Orada kaldığı dört sene boyunca Hoca Sadık, Osmanlı tarihinde örneği görülmemiş özgünlükte ve radikallikte bir eser kaleme alarak adını Tanzîr-i Telemak koyar. Saltanatı apaçık bir şirk ve sultanları insanlara musallat olmuş tağutlar olarak gören ve anlatan Hoca Sadık, zalim yöneticilere karşı isyanın sadece meşru değil, tevhidin bir gereği ve Allah’ın birliğine iman etmiş muvahhidler için bir farz olduğunu, tüm peygamberlerin de bunun için, yani insanları tağutların ellerinden kurtarıp onlara eşitliği (müsâvat) öğretmek için gönderildiklerini yazar. Bir baykuş ile bir kartal arasında geçen bir diyalog şekilde kurguladığı metinde, dinlerin ve insan toplumlarının tarih içindeki dönüşümlerinden başlayarak Osmanlı devletinin ekonomi politiğinin alabildiğine sert ve müstehzi bir eleştirisine kadar yüzlerce farklı bahis yer alır. Aşağıda okuyacağınız pasajda Baykuş Kartal’a peygamberlerle tağut yöneticiler arasındaki ilişkiyi örneklendirmek için Musa ile Firavun’un diyaloğunu Kuran ayetlerinden hareketle kurgulayarak anlatır. Günümüz okuyucusu da Hoca Sadık’ın kendi zamanındaki muhatapları gibi hemen farkedeceklerdir ki, Musa’nın Firavun’a söylediğini esasen Hoca Sadık dönemin sultanı Abdülaziz’e söylemektedir. Rivayetlerden anlaşılana göre, Hoca Sadık tutuklanmasına sebep olan tefsir derslerinde bu pasajdakilere benzer şeyler söylediği için göze batmış ve sürgün edilmiştir. Hoca Sadık 1873 yılında İstanbul’a döndükten hemen sonra vefat etmiştir ve yer yer eserine merak duyan tarihçiler olduysa da eserinin baştan sona bir incelemesi veya değerlendirmesi yapılmamıştır.
Üç senedir üzerinde çalıştığım ve 2025 yılı başlarında kapsamlı bir edisyon olarak yayımlamayı planladığım bu eserin en etkileyici bulduğum kısımlarından birini günümüz Türkçe’sine çevirip yayımlamak ve bu vesileyle meraklılara kendilerini nasıl bir metnin beklediğini göstermek istedim. Mümkün olduğunca Hoca Sadık’ın üslubuna sadık kalmaya çalıştım. Bunun için bazı deyim ve tabirleri güncellediysem de cümle akışına fazla müdahale etmedim. Metinde Arapça aslı verilmiş olan ayetlerin mealini verirken tek bir meale bağlı kalmaktansa, Hoca Sadık’ın tefsirine uygun gördüğüm farklı meallerden yararlandım. Hoca Sadık ve eseri hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyenler Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar dergisinin 20’inci sayısında (Güz 2022) yayımlanan makalemi okuyabilirler. [1]

***
SARIYERLİ HOCA MEHMET SADIK
Baykuş dedi ki: “Bak Kartal, sana Firavun ile Musa’nın diyaloğunu da özetle aktarayım da tağutlar ve peygamberler ilişkisine bir numune de bu olsun. Milletleri tağutlar veya peygamberler teşkil ettikleri zaman her iki tarafta da zaman geçtikçe ne derece saçmalıklar ve acayip sanrılar meydana çıkıyor ve insan tabiatı ne merkezde evham ve hülyalara dalıyor anla. Görmelisin ki, milletler gözleri önünde apaçık duran örnek ve emsâllerin farkına varamıyorlar. İnsan tabiatında mevcut olan hayal perdesi beşerin idrakini öyle bir örtüyor ki, göz önündeki gerçekleri imkânsız hayallere dönüştürüyor. Ve bu gizli sırrı ve tabiatın güçlü cazibesini bilemiyorlar.
[Hoca Sadık insan topluluklarını “din ehli” ve “tabiat ehli” olarak ikiye ayırır. Ehl-i din en genel anlamıyla insanlığın faydası için gayret gösteren ve kendi heva ve heveslerini dizginleyenlerdir. Ehl-i tabiat ise doğal dürtülerine uyarak diğer insanları kendi heves ve arzularına kul köle edenlerdir.]
Sefer-i Hurûc’un [2] hikâye ettiği üzere: Mısır’ın tağutu Firavun, ecdadının zulmü üstüne kendi zulmünü ekleyip artık iyice haddi aşmıştı. Hükümet ve millet İbrahim’in tevhid dininden çıkmış ve bozulup tabiat yoluna dönmüştü. Aklın gerektirdiği şekilde iş görmekten iyice koptukları vakitte, İsrailoğlullarının feryad ve figânı da Allah’ın merhametini davet edecek kadar duyulur hale geldiğinde, Rahim ve Hâkim olan Allah Hazreti Musa’yı peygamberlikle görevlendirdi. Hazreti Musa da ilahi vahyin dediğini yapıp eline bir hurma dalı alarak, sıradışı ve olağanüstü bir tavırla diyânet yolunun marifet ve hikmetini toplumun önde gelenlerine ve hayır sahiplerine adım adım anlatmaya başladı. Hükümet ve milleti de aynı şekilde bu yola davet ve irşad edip, aksine karşı uyarmaya kalktığında artık tağutların o bilindik kibir ve gururları galeyana geldi ve konuşmaya başladılar.
Şöyle ki, Firavun Musa’ya:
“Ey garip, acayip, akılsız ve edepsiz adam! Ecdadımın bana mirası olan hilafet ve başkanlığımın şanına karşı edepsizce ve yabanî bir şekilde geliyor ve hükümetim altında boyunlarını emrime teslim ederek şeref ve rahat bulan tebaamın sınıflarını bana itaatten geri döndürüp mülk ve saltanatımı yıkmaya çalışıyorsun. Evvelden beri hiç akıllarına gelmeyen şeyleri hatırlatıp onları uyarıyorsun. Artık kokun burnuma kadar dayandı. Bununla da kalmayıp “İsrailoğullarını bu kadar kul köle edip, elinden rızık bekler hale koyduğun yeter, artık bırak, onları bana ver de Mısır’dan çıkarıp götüreyim, mukaddes topraklarda yerleştireyim, sonra da senin hükümetinin dahi ömrünü bitireyim” diyerek öyle bir cür’et gösteriyorsun ki bütün Mısır hayrete düştü.
[Mü’min 26] Firavun dedi ki, “Bırakın beni Musa’yı öldüreyim. O da Rabb’ine yalvarsın da gelsin onu benim elimden kurtarsın! Çünkü ben onun sizin dîninizi değiştireceğinden veya ülkede fesat çıkaracağından korkuyorum.”
Ey vekillerim, Adalet Divanı’mda oy birliğiyle karar verin ki, fesat çıkaramadan önce intikam için şu herifi katledeyim de emsaline ibret olsun ve böyle fesat çıkarmaya cür’et edemesinler. Ey din işleri bakanı, fetvâ verin ve ey arif şeyhler hayır dualarınızı ve himmetlerinizi yetiştirin! Bu herif bizi tekfîr edip hakaret ettiği yetmiyormuş gibi, bir de milletçe bizi fesada düşürmeye niyet ediyor. Bir de üstüne “Bu husûsta ben kendi başıma değilim, intikam sahibi olan Yaratıcı tarafından vahy ile seçilip gönderildim, elbette günden güne elimden geleni yapmaktan geri durmam,” diyor. Daha nice hülyalar ve hikâyeler anlatıyor. Çünkü öyledir; Allah ya ona verir, ya bize. Bakalım hangimiz hakkâniyet üzere isek onu meydana çıkarır. Varsın onu gönderen Rabb’ine sığınsın. Biz de bunca avam ve seçkinleri emrimiz ve hükümetimize emanet eden celal sahibi Yaratıcıya sığınırız. Bakalım kime verecek ve kim en haklı belli olur.
Şimdi ben ona işkence ettirdiğimde baksın bakalım Cenab-ı Hakk onunla mı, yoksa bizimle mi? Yalnız, geciktirmeyin ey vekiller, bu işi çabuk halledin. Zira ben bayağı endişe ve telaş içindeyim: Bu adam çeşitli harikulâde sihirler ile sizin dinî inançlarınızı ifsâd edecek, etkili ve büyüleyici bir takım sözlerle ve garip laflarıyla, eski zamanlardan beri şeriatı gölgesinde yaşadığımız ve Mısır’da yayıldıktan sonra Yusuf ve Yakup’un içtihatları olan yüce kanunlarıyla mülkümüzü, vatanımızı ve miletimizi mamûr edip kalkındırdığımız İbrahim’in şeriatını ihtilâle düşürüp mahv edecek diye korkuyorum. Mısır’da mabed, medrese, mektep ve tekkelerimizi boşa çıkarıp maskara eyleyecek. Allah indinde yarın mahşerde bizim bundan sorumlu olacağımızdan şüphe mi ediyorsunuz? O diyor ki, Mısır sathında bir büyük fesat çıkarıp mülk ve memâlikimizi başımıza yıkıp ve böyle nice senelerden beri bir koca milleti soyup soğana çevirerek inşa ettiğimiz yaldızlı saraylarımızı baykuşlar ve kargalara mesken edecekmiş.
[Zuhruf 51] Firavun halkına çağrıda bulunarak dedi ki: “Ey kavmim! Mısır saltanatı ve buyruğumun altında akıp duran şu ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz?”
Şu Mısır mülkü eskiden beri ecdadımın mirası olan benim mülküm değil mi? Sarayların altından akan nehirleri ve kanalları Musa mı tasarlayıp binâ etti, yoksa ecdad mı? Buralarını düşünmez misiniz? Şimdi bu herife şu cennet parçası Mısır’ı ve bunca kul ve köleyi takımıyla teslim mi edelim? Hâşâ!’ deyince vekilleri dahi Firavun’a desteğe koşarak dediler ki:
[Araf 127] Firavun kavminin ileri gelenleri dediler ki: “Musa ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp, yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar, halkı senin aleyhine kışkırtsınlar diye serbest mi bırakacaksın?” Firavun ise: “Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette bizim onlar üstünde ezici bir gücümüz var” dedi.
“Allah, efendimize tükenmez ömürler versin! Devletlû ve şevketlû zâtınızı keder ve zorluktan korusun ve muhafaza etsin. Biz vekil kullarınız da hep beraber bu husûsta sizin yüce görüşlerinize katılmaktayız. Şu herife ve ona uyup sayıklamalarına kulak veren cemaatine, bu gösterdikleri fesada rağmen bir şey yapmayacak mısınız? Bunun çıkaracağı mezheb ve diyânet, bütün bütün efendimizi ve bu kadar becerikli sanatkârlar tarafından tasvir edilmiş olan resimlerini ve sûretlerinizi terk etmeyi ve toptan mabed, medrese ve tekkelerinizde nice yıllardan beri devamla icra edilegelen milli adet ve merasimlerimizi ortadan kaldırıp değiştirmeyi tavsiye ediyor. Ve onların yerine tüm halkı, herkesin sâdelik, yalınlık ve eşitlik (müsâvât) üzere geçinmesine dayanan bir hayata davet ediyor. Daha nice nice usulleri var ki insanı hayrete düşürür.”
Bunun üzerine Firavun:
“İşte şimdi ben artık ona uyan heriflerin işe yarayanlarını ve askerliğe uygun olanlarını toplar ve daima mülkümüz ve milletimizin başına bela olan savaşlara gönderip, oralarda hepsini bitiririm. Emrimde hizmet eden kullarımı ve destekçilerimin çocuklarını vergiden ve askerlikten muaf tutar ve belki her birini bol maaşlı yöneticilik vazifeleri ile onların üzerine salar, musallat ederim. Birkaç seneye kalmaz köy ve kasabalarında kadınları yalnız bırakırım. Varsın öyle fesat ehli adamları doğuran kadınlar da belalarını bulsunlar. Bu benim için zor bir şey midir sanki? Hamdolsun, asker kuvveti ve devletin şiddeti tüm mühimmat ve araçlarıyla beraber ancak bana aittir. Onun ve cemaatinin nesi var? Bir eski hırka ile elinde bir hurma dalı âsâdan başka bir mülkü var mı? Bir çürük iple boğazlarını sıkar bitiririm.
[Nâziat 24] Ben sizin en yüce rabbinizim!
Devlet-i Aliyyem dâim olsun. Şu Mısır ikliminde asker ve sivil hizmetimde bulunan bütün kullarıma bakan, onları gözeten, nafaka ve maaşlarını veren benim.
[Kasas 38] Benden başka ilah yoktur!
Mısır’da benim yüce ve ulu saltanatımın dergâhından başka, eşiğine alnınızı koyup kulluğunuzu göstereceğiniz daha yüksek bir makam var mı? Koca bir millet böyle benim şanlı ve ulu hükümetimi bırakıp da hırka giyer bir miskin büyücünün arkasına mı düşecek? Bu âna kadar verdiğim ekmekler cümlesinin gözlerine durur. Ecdadlarının kemiklerini kırsalar içlerinde verdiğim ve beslediğim ekmekler çıkar. Şimdi Allah’tan revâ mıdır bu gibi şeyler meydana gelsin?
[İsrâ 101] Ben seni kuşkusuz büyülenmiş sanıyorum ya Musa.
Ey Musa, bu ortaya koyduğun alışılmadık şeyler yüzünden, ben sanıyorum ki sen çarpılmış, büyülenmiş olmalısın. Var git kendine bir deva bul. Sen de ümmetin geri kalanı gibi azametimi ve hiddetimi tanımalı ve böyle miskin halinde büyük büyük rüyâlar görmemelisin.
[Taha 49] Sizin rabbiniz de kimmiş ey Musa?
Cenab-ı Hâlık zü’l-celâl beni bu iklimde bütün tebaa ve halk üzerine yönetici kılıp, bunca büyük milletleri iktidarım altına verdi. İşte ben de cümlesinin erzâk ve idarelerine bakıp besliyorum. Hatta sizler dahi iki kardeş benim iktidarımın gölgesinde bu ana kadar beslendiniz ve büyüdünüz, büluğa erip adam oldunuz. Benden başka size kim baktı? Ekmeğinizi bu ana kadar kim verdi? Ekmek ve nimet kafiri mi olacaksınız? Yazık size!
[Taha 57] Sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmağa mı geldin ey Musa?
İşbu meydana mucize diye âsân ve sihirlerinle gelip bizi Mısır’dan çıkarmaya çabalıyorsun; postuma ve tahtıma göz mü diktin? Bu olmaz şeydir ya Musa! Biraz dur hele şöyle, yavaş gel; kahredici iktidarımın sihrini seyreder tadını çıkarırsın.
[Mu’minûn 47] Soydaşları bizim kölelerimiz olduğu halde, bizim gibi ölümlü olan bu iki insana mı inanacağız yani?
Ey vekillerim, bizlere ne oldu? Hükümetimizin başını bir velvele ve kargaşaya boğduk, zayıflattık ve çökmeye müsait hale getirdik. Şimdi sihirli hallerle gelen iki miskin adamın peygamber olduklarını [ve doğru söylediklerini] kabul mü edeceğiz? Halbuki cemaatlerini idaremizin iktidarı altında kul köle ediyoruz, vergi alıyoruz. Böyle bir şey olabilir mi?
[Şuarâ 19-20] Biz seni, çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Ama sonunda yapacağını yaptın ve nankör biri olduğunu gösterdin.
Ey Musa, sen benim koruyan ve kollayan iktidarımın gölgesine sığınıp, benim sarayımda beslenmedin mi? Ve erginliğe benim sâyemde erişmedin mi? Yediğin ekmekler kimindi? Seni bu ana kadar kim sorumluluğuna alıp sıfırdan yarattı? Hep ben değil miyim? Şimdi aleyhime şu çıkardığın felaketi açık ettin ve bu derece yediği kaba tükürenlerden oldun! Yazık sana ey münkir!
[Şuarâ 23] Âlemlerin rabbi de ne demek?
Şu Mısır ikliminde bunca tebaa ve halkımın sığınağı ve dayanağı ben değil miyim? Onların maaşlarını hep ben verip, çoluk ve çocuklarını hep ben beslemiyor muyum? Daha benden gayrı onlara maaş ve ekmek veren kimdir?
İşitmiyor musunuz? Ey vekillerim, bu adamın verdiği ve Mısır payitahtında ve başka yerlerde bize karşı ortaya sürdüğü ve “mukaddes delillerdir ve dinin hakikate dayanan ilmidir” dediği yalan yanlış sözlerini işitmiyor musunuz?
[Şuarâ 27] Sizin bu peygamberiniz hakikaten delidir. Ey şu herifi dinleyen, ona uyan ve onun yapıp ettiklerini hakkaniyet bilenler! Üzerinize elçi olarak seçildiğini söyleyen bu seyyidiniz mecnundur. Hiç düşünmüyor musunuz, haberiniz var mı? Kendinize yazık edersiniz!
[Şuarâ 29] Eğer benden başkasını ilah edinirsen, andolsun ki seni zindanlarda süründürürüm.
Ey Musa sana cevabını vereyim. Eğer bunca kanıtlarımı ve alametlerimi gördüğün halde bundan sonra hâlâ yine benim yüce ve şanlı iktidarımı, egemenliğimi ve buyruğumu tanımayıp aşağılar ve gidip diğer iklimlerde bir başka büyük yöneticiyi kendine sığınak edinir ve aleyhime ayaklanacak olursan alimallah seni hapiste çürütürüm.
[Şuarâ 34] Bu herhalde çok bilgili bir sihirbaz olmalı. Ey kavmim, şu adamı boş bırakmaya gelmez. Malumat sahibi bir büyücüdür bu adam.
[Şuarâ 35] Sihriyle sizi kendi ülkenizden çıkarıp atmak istiyor. Şu halde ne tavsiye edersiniz?
Sizi ve bizi şu mamûr topraklardan sürüp, kendisi ve cemaatinin zayıf ve alçak iktidarıyla yerimize yönetici olmak istiyor. Ne dersiniz şimdi bu acayipliğe? Elbette çabucak bunun defedilmesi için çare aramak ve bir komisyon [3] teşkîl edip doğru ciheti bulmak lazım gelir.
[Kasas 38] Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilahınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Musa’nın ilahına çıkar bakarım. Ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum.
Ey ileri gelenler, şu iktidarım altındaki topraklarda benim kadar şanı yüce ve hürmete layık başka kimse bilmem. Fakat bu adam ortaya büyük ve feci davalar atıp, söylediklerini vahy ve ilhama dayandırıyor. Gök cisimlerinden aldığı ilhamla, bizim mülk, millet ve devletimizin çöküşünü birtakım ulvi alametlere bağlıyor. Ey veziriazam, şu meselenin hakikatini anlamamız için sen de bir yüksek rasathane yaptır. Hamdolsun, bizim de göklerde keşif yapacak ilim ve kuvvetimiz ondan aşağı kalamaz ve onun ilham aldığı kuvvetten daha aşağı olamaz. Biz dahi müneccimlere baktıralım, gözlem yapsınlar. Ta ki bakalım bu tarihlerde mülkümüzün çöküşüne ve İsrailoğulları ile beraber şu adamın peygamberim diye ayaklanmasına göklerden bir sağlam alamet, işaret var mı görelim. Eğer şanımızın yüceliğini ve büyüklüğümüzü tamamen yerlere batıracak gizli sebepler varsa ona göre iş tutalım. Biz dahi tasdîk edelim, bundan sonra her bir işimizde ne tedbir almak gerektiğini bu adama soralım. Mülk ve milleti onun vereceği ilhamî talimatlarla idare edelim. Hâsılı nasıl derse öyle yapalım. Lakin bilemem, halinin doğruluğuna güvenemiyorum. Sarhoşluk zaafına uğramış, sahte birtakım hayallere kapılmış zannederim. Zira benim saltanat ve iktidarımı zaten Allah İbrahim’in dini üzerinden vahyle tesis edip, idaresini de ecdadıma teslim eylemişti. Şimdi onun aksine vahy ve ilham gönderip yüce şanımıza hakaret mi edecek? Hatta Yakup ve Yusuf, ceddimden idareyi ellerine alıp içtihadlarıyla Mısır’da İbrahim’in dininin esaslarını mükemmel bir şekilde düzenleyip tanzîm etmişler ve kanunlarını da derleyip sağlamlaştırmışlardı. Şimdi yıkacak mıyız? Allah bunca ecdadım silsilesinden seçip yücelttikten ve bunca Allah kullarını dergâhımda sınıf sınıf kulluğuma memur ettikten sonra, Musa ne demek oluyor? Herkesin bana olan kulluk ve bağlılıkları aynı zamanda Yaratıcı’ya uymak ve bağlılık değil mi? Şimdi bu defa Cenâb-ı Hakk âdetini mi değiştirdi? Elbette şu rasathane ile onun halini anlarız. Göklerde ilahım diyerek İsrailoğulları kavmini bir şekilde kendi şanına döndürüp üzerlerine kendi padişah olmak hülyasına kapılmış zannederim. Şu rasathane işin aslını gösterir. Lakin, sağlam bir esasa dayandığını sanmıyorum.
[Zuhruf 52] Ben ne demek istediğini bile doğru düzgün anlatamayan şu zavallı adamdan daha hayırlı değil miyim?
Şu hakîr, miskin, bedevî ve dili dönmez vahşî mi insanların idare ve yönetimine daha layık, yoksa ben mi, belli olur. Benim daha hak sahibi olduğumdan hiç şüphe var mı?
[Zuhruf 53] Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?
“Madem ki iddia ettiği üzere Rabbi tarafından seçilmiştir ve İsrailoğullarına hükmetmeye hakkı ve salahiyeti vardır, hani o zaman nerede iktidar araçları olan alet edevat, mülk ve asker? Hani ruhbanları, hani debdebe ve gösterişi? İktidarı ve hilafeti hak eden şahıs böyle yayan mı olur?” tarzında sözler söyledi. Bunun üzerine Musa, Tevrat’ta detaylarıyla anlatıldığı gibi Medyen’de Hazreti Şuayb’in kızıyla evlenip oradan hicret etti. Ve Tûr-i Sina Dağı’nın Tuva Vadisi’nden geçerken gökten gelen vahye tesadüf etti ve Allah’ın sesini duydu. Aldığı ilhamın özeti şuydu:
“Ey Musa, Harun ile beraber Mısır Meliki Firavun’a git, şu binbir kelimeyi ona tebliğ et. Halkın ve Hâlık’ın hukukunu çiğneyip zulmün son mertebesine vardı. Dini ile amel etmeyip, hükümlerini de tahrif eylediğinden, benim varlığımı, birliğimi, yaratıcılığımı, ilahlığımı ve rabliğimi tasdik edip gönderdiğim peygamberleri tanır görünse de ona göre bunlar yok hükmündedir. Bunun üzerine benim ilahlığıma ait sıfatlardan rol çalarak, kendisine ilahmış ve rabmiş gibi lakaplar ve unvanlar yakıştırıp, utanmadan bunlarla gururlanıyor. Eğer kavminin ‘Melikimiz delirdi herhalde’ diyerek aşağı indirmeye çalışacaklarından korkmasa yaratıcılık sıfatlarıma bile ortak olmaya çalışacak. [4] Şehvet düşkünlüğü hastalığı milletçe kalplerini köreltti, sarhoş ve bağımlı oldular. Şimdi siz ortaya çıkınca, tersine çevirip size sarhoş ve bağımlı derler. Ve Firavun, “Kendini, yaratılmışları ve Yaratıcı’nın kim olduğunu bilmiyor, herkesin bildiği hakikati değiştirmeye çalışıyor. Hiç bir şey bilmediği halde her şeyde bilgiçlik taslıyor. Yaratıcımız vardır, mevcuttur dediği, başkasından işittiği bir sanrıdır, yoksa yakîn derecesinde bir bilgi değildir. İşte benim tüm yapıp ettiklerim Yaratıcı’nın talebiyledir, biliyor. Mısır halkı benim keyfim için yaratıldı. Onlar benim zât-ı celâlet-penâh-ı hümâyunum gibi değildir. Ben bir yüce bir nesilden geliyorum ve saltanatımın hükmü altında olan halk benim irade ve tercihlerime teslim edilmişlerdir. Onların milliyetlerini ne tarafa çevirirsem işte hikmet ve maslahat odur, Allah’ın muradı da o yöndedir. Ve her kime her neyi izin verirsem işte şeriat de odur.” diyerek kendi kuruntularını hikmet, akıl ve doğruluk zannediyor. Yaratılıştan gelen ve hamiyetinizin gereği olan öfkenize bir miktar hâkim olarak yumuşak bir aşinalık ve asgari bir saygı göstererek git onunla konuş. Ömründe işitmediği şeyleri anlatarak, mukaddes hükümleri ona ilet ki belagatinin kıvılcımı Firavun’un gözünü kamaştırsın. Bak o zaman, gelecek milletlere ibret olacak ne olaylar meydana gelecek!”
Bunun üzerine Musa zevcesini orada çalı dibinde terk edip Firavun’un Mısır’ına havasında bir kuşun bile izinsiz uçamadığı ve asker devriyelerinin her geçidi tuttuğu ve onların büyüklük iddialarına ters söz söylemek bir kenara, aklına böyle düşünceler getirmenin dahi ağır bedeli olduğu bir zamanda geldi. Sarayının kapılarında çırçıplak, Firavun’un ilahlığını muhafaza için hazırola geçmiş selam duran yalın kılıçların arasından geçerek içeri girdi. Bunun üzerine karakollarının ve ak ağalarının verdikleri velvele ile Firavun: “Bu kimdir? Divane midir yoksa kulluğumuz altında canı yanıp çıldırmış ve canına doymuş bir çılgın mıdır? Ne duruyorsunuz, neden tutmuyorsunuz? Benim sâyemde, benim hükmüm altında yaşayan kullarım değil misiniz? Şimdiye kadar sizi niçin besledim? Şu akan Nil nehri bile eşiğimi öpüp geçiyor, nâil olduğu şerefi göstermek için denize akıyor, görmüyor musunuz? Bu adamı içeri kim aldı? Boynu vurulsun! Bu kıyâfette böyle tavırlarla rezillerden rezil bir adam benim sultan sarayıma ne yoldan, nasıl girebildi? Alın şunu!” yollu geveledi ve sarayın kargaşa içinde olduğunu gören Musa da konuşmaya başladı. Şöyle ki: “Ey Firavun, Yaratıcımız tarafından seçilip gönderilmiş bir elçiyim. Nasıl bir azgınlık içinde bir tağuta dönüştüğünü ölüm meleğinin satırıyla uyanmadan önce sana bildirmeye ve Tevrat’ın sedası ile seni uyandırmaya çabalayacağım. Buyurulduğum şekilde sabırla ve yumuşak bir sohbet yoluyla sana soracağım.
[Nâziat 18-19] Arınmaya niyetin var mı? Sana rabbine giden yolu göstereyim ki ona haşyet duyasın.
Şimdiye kadar baban ve dedelerinden başlayarak bugüne adım adım ilerletip adi ve sıradan bir işmiş gibi görmeye alıştığınız büyüklenme, zulüm ve kibir gibi kepazeliklerden el çekip bizim gibi insan ve Allah’a kul olmaya meylin veya niyetin var mı? Yoksa sen de lanet halkasında kısılıp babanın ve ecdadının yanına mı gideceksin? Artık büyüklenmedeki aşırılığın ve azgınlığın son haddine vardı. İşte ‘Benim her yaptığım Allah’ın talebiyledir’ sanıyorsun, ‘Mahlukat benim nefsimin keyfi için yaratıldı; şeriat ve din benim emir ve ferman ve ayinimdir’ diyorsun. Şu habis fikirler aslâ insan olana yakışmaz. Cezanız bir sonsuz ateştir. Şu yaratılmışların tümü Allah nezdinde senden iyidir. Dünyanın sırrı budur ki, onda nefsanî zevklerin alçak tabakalarına erişenler bile çıldırır yoldan çıkarlar. Sen ise en son noktasına kadar çıktın. Şu israflarının yarattığı hak ihlallerini tazmin etmek mümkün değildir. Milletin malının bir zerresinde bile hakkın yoktur ve her lokman zulümdür. Onları sahiplerine iâde etmeye borçlusun. Gururla dinlediğin ve yüzüne söylenen o büyük büyük lakapların, unvanların hepsi yalan ve istihzâdır. Bir yalan dini etrafındakilere yazdırdın ki, içinde yaratılmışların geçimlik gıdalarını toplayıp biriktirmekten ibaret zulüm evrakından başka bir şey yok. Sonra da bunları sayfa sayfa neşrederek memleketi yangın yerine çevirdin. Tüm safâhatin ve zulümlerin hep o çirkef Hâmân’ın hile ve alçaklığı ve şahane fuâdındaki âlî makamı [5] ve Kıptiler ve İsrailoğulları fukarasının ettiği kötülüklerin cezası karşılığıdır. Bundan sonra Tevrat’ı tanırlar ve onun hükümleriyle Yaratıcı’ya kul olurlarsa kıllarına bile dokunamayacağından başka, etrafındakiler ve vekillerinle beraber denizin dalgaları altında boğulurken et kazanı gibi kaynayacaksın. Leşleriniz deniz yalılarına vuracak, İsrailoğulları topluca gelip intikam için şişmiş bedenlerinize sopalarla vuracaktır. Sen dahi diğer insanlar gibi spermden meydana geldin. Dahası, babanın sarayında beş yüzden fazla kızışmış kadın, altı yüzden fazla azgın oğlanla Mısır’ın hurmalık ormanlarında ve Nil’in bostanlık konak ve malikânelerinde dolaşıp daima yanlarında gecelediklerinden hangi aptalın çocuğu olduğun dahi meçhul.
İsrailoğullarını bundan sonra diyânet yönetimine teslim edeceksin. Onları götürüp sadece Yaratıcı’ya kulluk üzerine tesis edilmiş medeni bir heyet olarak Arz-ı Mukaddes’te yerleştirip iskân edeceğim. Ne diyeceksin? İşte geldim, yüzüne karşı mukaddes sedayı dile getirdim, tebliğ ettim. Zorbalık ile Allah’ın bu kullarına musallat oldun. Nereden Allah onları senin eline teslim etmiş oluyor? Hangi adil mahkemenin huzurunda gerçekleşti bu teslimat? Hangi kürsüden bir kuru ağızla âlemi kandırdın? Hangi hâkim sekiz kazı gütmeği bile beceremeyen bir kör ahmağın eline milyonlarca insanı tahrip etsin diye teslim eder? Hadi diyelim çobansın, hani nişanın? Kurttan çoban olur mu? Sen ise kurt oğlu kurtsun; koyunu etrafındaki diğer kurtlarla beraber yalayıp yutuyorsun. Böyle çoban mı olur?
Hikmet ve şeriat ve diyanet âlemi İrem bağlarına çevirir, ademoğlunu da aziz ve muhterem kılar. Sense Mısır topraklarının feyiz ve bereketini tamamen mahvedip, harabeye çevirdin. Şeriatin ve hikmetin bu mudur? Mısır’da sizin ve vekillerinizin saraylarından başka bir mamûr hane var mı? Her ne emredersen şeriat o oluyor, ama şeriatinin kaynağı olan kafanda niçin bir zerre ilim ve şuur eseri yok? Nasıl geçineceklerinin derdiyle bütün millet ölüm temennisiyle yaşıyor; bu ilim mi yoksa zulüm mü?
Allah’ın şeriati semâdan yeryüzüne indiği zaman hemen belli olur. Memâliki bir deniz ve bereket saçan bir bostana, bir aydınlık ve marifet bahçesine döndürür. Mısır halkını karanlıkta bırakan ve deniz kumluklarında leşlerinizi yuvarlayan şeriat mıdır yoksa dalâlet mi? İlhâm ve kerâmetiniz şöyle dursun, bir küçük hesâba aklın ermediği halde, bütün kâinât ve mülk ve melekût ve ilahiyâtın esrârını ve insan sınıflarının zâhir ve batınını en adil bir nizâma koyan şeriat ve kanunun hükmünü hangi kafandan çıkaracaksın? İlahi hikmeti sırtlanmış milyonlarla hayır ve erdem sahibinin yaşadığı şu yeryüzünü senin gibi bir ahmak için yaratan bir Yaratıcı’dan bahseden senden başka kimse yok ki insanlar inansınlar. Dünya üzerinde insanoğlunun hayatını muhafazayı sorumluluk, yükümlülük bilmiş akıllı kulların soyu mu tükendi ki Allah senin gibi sefih bir budalayı âleme vekil kılsın? Böyle kalın bir yanlışı yere girmezden ve böyle büyük bir hatayı helâk olmadan evvel görüp farketmez ve doğru yolu seçmezsen acabâ seni cehennemin hangi çukurunda müebbet azap bekler?
Senin fermanlarının Allah’ın şeriatı olduğunu sana hangi yancıların söyledi de inandın? İlminin kaynağı hangi şeytandır? Sofranda her gün yediğin fasulyenin ne olduğunu bilemeyip Hâmân’a soruyorsun. Cehalet ve ahmaklığın meydana çıkmasın diye o da ‘Mısır tarlalarında Batı illerinden alınıp ekilen falan bakliyattır’ diye cevap veriyor ve seni kandırıyor. İşte ilminin varıp varacağı yer bu değil mi? Bu dersleri sana kusurlu kadınların dalkavuk oğulları hazinenden mal kapmak için veriyorlar. Cihangirlik gibi Allah’tan rol çalan bir sıfat ile her biri seni maskara yerine koyuyor. Lanet olsun o kamunun kabulü dedikleri şey, görmüyor musun makamını yaktı viran eyledi. Yakın zamanda iflâs edersin de yıkıntılar arasında üç beş yancınla söyleşirsin. Kıptilerden nice yankesici, millet ve diyâneti yakıp kül edici huysuz, nereden geldiği belli olmayan haydut eşkıyalarını başına topladın, onların sırtından ilahlık taslıyorsun.
Ademoğulları nereden senin kulların oluyor ve babandan miras kalıyor? Bunlar hayvan ya da emtia mıdır? Bunları kim yarattı, kim besliyor? Birlikte yiyip içiyorsunuz; hayvan hayvanın kulu olur mu? Hayâ etmez misin hey kaçık? Hiç akılsız insan olur mu? Baban bir cins deli, deden diğer cins, daha öncesi daha beter bok… Nesilce firavunlarsınız. Lakin onların vezirleri arasında arada tek tük insana yakın adam bulunduğundan insanlar geçinir idi. [6] Şimdi hep birbirinize uydunuz. Bundan sonra Allah kullarına yardım etsin. Senin zamanında aileler nesiller bütün bütün söndü, haneleri yıkıldı, yüz haneli köyler yirmi çürük viraneye indi. Köylerde yalnız kadınlar ve acezeler kaldı. Erkekler kahır yükü altında telef oldular. Ecnebi milletleri hilenizi duydular, rezalete tüy diktiniz. Mızrak çuvala sığmaz oldu. Yalanınız ortaya çıktı. Milletten, göz kulak olmak bahanesiyle topladığın mal ve servet, milletin düşmanlarıyla beraber seni ve adamlarını geçindiriyor. Yağma ve haydutlar hükümdârısın. İşte geldik son raddeye; ne diyeceksiniz? İşte ben geldim; bela mevsimi geldi çattı. Tövbekâr olup Yaratıcı’nın ve yaratılmışların hukukunu tanıyacak ve İsrailoğullarını bana bırakacak mısın? Bundan sonra hükümetten, hükmetmekten vazgeçecek misin? Bu hükümet Allah’ın bir emanetidir; ehline verilir. Eşkıyaya geçim kaynağı değildir. Halkın malı yılan kemiği gibidir; onunla helal kazanç olmaz. Beytülmâl avamın ihtiyacına hizmet eder; ondan havassa sermaye olamaz. Böyle bir vazifeyi yüklenen adam bu işin emîni olmalı, bu işin hakikatine dair ilme sahip olmalı, iman ve din sahibi olmalı. Bu yolda bir parça ekmeğe kanaat edip, demir çarık kuşanmalı. Bu iş müctehidlerin, rabbanilerin ve Allah’ın halifelerinin işidir. Öyle ahırı atlarla beraber satıp elden çıkarıp, din ve imanını bir fındığa değişen akılsız budalaların işi değildir. Böyle aziz bir makamı maskaralığına vesile eylemişsin. Dünyada şu saatte şimdi senden alçak adam yoktur.
İşte sana şu sözleri işittirmeye geldim. Ömründe işitmediğin sözlerdir. Hele maskara dalkavuklarından hiç işitmediğin sözlerdir. Doğru söze kulak ver. Bak, dünyada bilmediğin doğru yol, sırat-ı müstakim ne imiş gör. Emanete bırakılan bir bineğin bakıcısı bile nice zahmetini çeker. Senin eline Allah’ın emaneti olduğunu iddia ettiğin bunca nüfûsun ne zahmetlerini çekiyorsun? Haliyle, dünyada her şahsın geçim derdi ne derece meşakkatlidir ki, sebebi senin kahır ve zulmündür. Hani senin zahmetin? Milletin idaresi ve tedbiri uğrunda aklını ne kadar yordun ve hangi zahmetlerde vücudunu yıprattın? Bu senelerde devlet ve milletin tüm önemli meselelerini bir kenara bıraktın da millet ve diyânet düşmanlarının geçimlikleriyle uğraşıyorsun. Binbir zulüm ve meşakkatle cem olan milletin malını sana kulluk eden millet düşmanlarına torbalarla ne kolay veriveriyorsun. Git bir de sen kazan da gör. Bir çıldırmış divaneyi bir alay deli zaptedip dizginlemişler. Memlekette hürriyetin adı battı. Reziller seni pençelerine almışlar; hiç kurtulur musun? Senin asrında rezalet hikmetle dalga geçiyor.
Vezirlerin senden daha tembel ve gayretsiz, sen onlarda daha beter huylusun. Batışınızın yakın olduğunu düşmanlar haber aldılar; ecelini bekliyorlar. Şu … …usun milleti ile beraber ülkesini borçlarına karşılık alalım diyorlar. [7] Şerrinden zaman dahi muzdarip oldu. Yaratılmışlar karınlarını doyuramaz oldular ve geçinemeyip sıfrü’l-yed (elleri boş) kaldılar. [8] Cehaletten böcekler gibi oldular. Asalet sahipleri kaybetti, mayası bozuklar hep kazandı. Uğursuzluğun yüzünden milletin yüzünü görmeyeyim diye perdeler arkasına saklanıyorsun. Milletin halini gören akıl sahiplerinin gamdan akılları gidiyor. Allah dostları uyku uyuyamaz oldular. Hiç kıymetsiz adamlara en büyük kıymetleri verdin. Şu en habis halinle bile hâlâ soyunun sopunun şerefiyle övünüyorsun. Hani nerede neslinin şerefine delil olacak senin kendi şerefin? Millete bakmak için milletten vergi alıyor, sonra o parayla Nil’in akış mecrasını değiştirip saraylarına uyduruyorsun. Çayları altınlarla dolduruyorsun. Yüksek tepelere demirden saraylar inşa etmeye başladın. Ayı mısın, demirden inlere mi gireceksin p…nk? Ne olaydı bu günlerde yerin dibine gireydin!
Milletin ve diyânetin işini görenler hep çırçıplak kaldılar. İbrahim’in şeriatını ihya uğrunda bir akçe harcamak şöyle dursun, bütün kadim vakıflara el koydun. İklimde rabbânî bir âlim bırakmadın. Yalakalığa yeltenmeyen âlimleri iklimden çıkarıyorsun. Onlar murdar hazinenden akçe kabul ederler mi? Onların işleri milletin faydası için daima doğru söz söylemektir. Hiçbir akıl kârı işin yoktur. Dünyada güvenlik senden uzak olmaktır. Bu âlemi bu derece ifsâd eden bin tane müsrif yardakçılarınla yirmi tane sarayının sonu gelmeyen israf dolu masraflarıdır. Siz dosdoğru olsanız halk da doğru olmaz mı? Bu derece şerr dolu olduğunuz halde milletin itaatine bak da ibret al! Bereket versin ki insanlar gitti de hep eşekler kaldı. Sen Mısır hükümdarı değilsin. Mısır’da bir eşek çobanısın.
Hatta Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim diyerek beni öldürmeyi emrettiğinde kanımı içmeye hepsi birden ağızlarını açıyorlar. Eğer akıl ve hikmete mutâbık bir Allah halifesi olsan elbette bu halk da Allah kulu olur. İsrailoğulları Tevrat ile amel etmeye koyuldukları zaman, cehennem memurlarından izin al da dünyaya takrar gel ve bir gör hele. Yolsuzluk ve dinsizlik Mısır’a neler etmiş, bak da ibret al! Sonra git babana ve dedene de haber ver.
Putunu koca kapıların başlarına astırdın; önceden yüzüne bakanların akıl ve imanları gidiyordu, şimdi ise âleme iki kat uğursuzluk getiriyorsun. Bırak putunu, yüzün bile lâzım değildir. Pislik dolu musun? İşin gücün yemek içmek ve canlı mahlûklara eziyet etmektir. Ciğer paralayan ağır yükünü taşıyan millet gece gündüz çalışırken sen yatıyorsun. Kendini savunmak adına tek yaptığın, ‘Bütün iklim halkı sâye-i celâlet-i şan-ı hümâyunumda geçinirler’ benzeri saçmalıklar gevelemekten ibârettir. Koca öküzler ekiyorlar, fakirler biçiyorlar, sen ve adamların hazır lop yiyorsunuz. Kibir ve gurur perdesi arkasından beleş ömür sürüyorsunuz. Kim kimin sâyesinde geçiniyor? Hepimiz kâinatın yaratıcısının yarattığı kullarız; bin tane ayıbı olan kula celâlet-i şan yakışır mı? ‘Mısır’ı kalkındırıyoruz, insaniyete hizmet ediyoruz’ diye zar zar öttüğünüz insâniyet bu mudur? Seni yere gömeyim ve denizler altında bırakayım da yeryüzü bir süreliğine de olsa senin gibilerden kurtulsun, nefes alsın.
İnsâniyet budur ki dinlerin sünnetine/geleneğine hizmet eder. İnsan olanlar, kulların işleri görülsün diye meşakkatli sorumluluklar alarak millete seneden seneye bereket kazandıran ve vefat ettiklerinde diğer insanların erdemine öykünüp tekrar etmeye çalıştıkları kişilerdir. İbrahim’in güzel adaleti ve Nemrud’un rezil hatırası âleme iki numune değil miydi? İki de biz olduk etti dört. Artık yeter. Sen de halk ile beraber Nemrud’a sövüp İbrahim’i övüyorsun. Hakkaniyetin, kuvvetinin zulmünün şiddetine zıt olduğunu görmelisin ki, nasihate açık olup itidali bulasın.
Ademoğlu üzerine musallat oluşunla öğünüp kendini ilelebet [Kasas 4] Şüphesiz Firavun yeryüzünde büyüklük taslamıştı diye hafızalara kazıdın. Taht dediğin öyle büyük bir yalancı girdaptır ki kötülüklerine milyonların tâkati yetmez. Her hali kamu asayişini bozacak şeylerdir. Mısır’dan başka yerlerde bile insanlar şerrinizden çekindiklerinden laf söylerken dikkatli davranıp, birtakım imâlarla konuşuyorlar. Dünyada rezilliklerini ifşa edecek delilleri kimse meydana koyamıyor. Korkularından suçluları masum gösteriyorlar. Nemrud’un halini hikâye eden kitapların iklimde bir nüshasını bırakmadın. Zira senin ondan da ileri gittiğini milletin farkedip uyanacaklarını biliyorsun. Şanlı ecdadının zalimane işlerine öykünerek binek hayvanlarının patikasını erdem ve fazilet yolu sanıyorsun. Bir de üstüne, dünyanın halini anlayıp içinde misafir gibi eğreti yaşayan aydın gönüllü
muvahhidleri de kendi yoluna çekmeye çalışıyorsun. Onların Allah vergisi şahsi hürriyetleri öyle alçak yollara düşmelerine izin verir mi sanıyorsun? Geleneklerinin hepsi eşkıya icadıdır. Beni de sana kulluk ederek yaşayan bel‘amlara mı benzettin? Boşuna yoruluyorsun. Ben o kemik yalayıcı yalancı Hâmân’ın takımından değilim. En çok kaçındığımız şey meliklerin gölgesidir. Hayâsız dalkavukların, senin ahmaklığın sâyesinde yağma ettikleri fakirlere ait malların hatırı için sana gösterdikleri yalancı kullukla övünme hastalığı bütün kullarını kör etmiş. Dünyanın en pis haram metâlarına ‘Firavunlara layık’ demelerine aldanmış bir mağrursun.
İşte ben sana şu binbir kelâmı uyanasın diye söylüyorum. Sen dahi yirmibir adet kelâmı günahın için söyle. Ben de dinleyeyim ve bizden sonra gelenlere sermaye olsun. Lakin bana revâ olmayan iftirâlarla iftihâr etme. Elimde ilahi bir dayanak olan şu âsâya senin silahların toptan secde ederken canın sıkılır sonra. Zira hakkaniyetin elinde tuttuğu silah karşısında tabiata hizmet eden silahlar pes edip, bir çürük hurma dalına dönerler.
Beşere vatan olan memleketleri yeşil bahçelere çeviren hikmeti Mısır toprağından sürüp kovmuşsun. Hayır ehli olanlar hep ölmüşler de geriye şer odakları kalmış. Biçare yanık İsrailoğulları’nın yetim masumlarının boyunlarından bir mangıra varıncaya kadar koparıp, veremedikleri on yedi yıllık vergi borçlarına saymışlar. Payitahtınızdaki yancılarınızın haremleri ise resmi hizmete mahsus katırlar gibi cevherler ve altınlar yüklenmişler. Dönüp de ‘İsrailoğullarına kendimi sevdirmemin sebebi tahta çıktığımdan beri gece gündüz kendi refahımı fedâ edip milleti refaha kavuşturmak yolunda çürümemdir’ diye yazılar yazdırıyorsun. Ciğeri yanık İsrailoğullarının göğe doğru bağırlarını açıp şikâyet ve ah vâh ile inleyerek gece gündüz ağlamaktan gayrı bir işleri kalmamış. Bir zamanlar bunlar ne kerîm asilzâdeler idiler. Şimdiki hallerine bak; insan mı hayvan mı oldukları belli değil. Hane geçindirmeye çalışan adamlar öylesine ağır yükler altında çürümüşler ki hanelerde yalnız hasta çocuklarla aciz ve dul kadınlar kalmış. Onlar da anası ölmüş öksüz kuzunun kasabın kapısına geldiği gibi vergi borcu tahsildarı zaptiyelerin ayakları altlarında açlıktan can veriyorlar.
İşte bu kara haber hep senin zulmünün eseridir. Kılık değiştirip bir dışarı çık da gör! Yoksa gözünün önünde olduğundan mı görmüyorsun? Sen ise gündüzlerin çoğunu birer vesîleyle kutlama gecelerine çevirip, halkın bütün malını renk renk milyon kandillerle yakıp tüketiyorsun. Artık ciğerleri kebap etmeye düzüldün. Hakkı söyleyenlere ‘Alın şunu’ demekten ibâret bir cevabını işitiyorlar. Şu elimdeki âsâya da ‘Alın şunu’ demelisin. Seni kıyamet gününe kadar Allah’ın kullarına emsal ve ibret kılmak için geldiğimi anladın zannederim. Büyük büyük sellerle tepeleri yıkılıp da üzerinden beyaz ve sarı yarları Mısır’dan hayal meyal seçilemeyen Tûr-ı Sina cebelinin büyük deresinden geldim. [9] Sarıkları yaldızlı, çanak yalayıcı bel‘amlarının cinsinden değilim. Elle tutulur hale gelmiş karanlık ve zulmünü âleme ibret kılmaya geldim. Bundan sonra Tevrat dünyada durdukça milletlere senin garip hallerini anlatadursun. Kâh hükümeti kâh milleti ithâm edip Mısır mülkünün fesâdını onlardan biliyorsun. Hadi diyelim ki sen bir akıllı ademsin, sarayında binlerle o maskara oyuncular niçin yaşıyor? Akıl ve hikmet sahibi adamlar niçin giremiyor? Onların hepsi analarından maskara olmak için doğmuşlardır. Onlar hiç insana ve hayvana merhamet bilirler mi? Amelleri de yüzleri gibi hallerinin bir aynası değil mi? Senden paraları kapmak için namussuzluk ediyorlar. Sen kendin de bir büyük maskara olduğundan onların cihânı ateşe veren amellerinden keyif alıyorsun. Vekillerin ise ak saçlı vakitlerinde bin yıllık sağlam temeller üstüne, içine girip oturmayacakları Şeddâdî [10] saraylar binâ etmek uğrunda çalışıyorlar.
Eğer beyânımdan hayrete düştüysen sana onu da bildireyim. Benim lisanımı hikmetin bir tüccarı işletiyor. Bundan dolayı da akla uygun ayetler söylüyorum ve kalemim levh-i mahfuzda ne varsa onu yazıyor. Senin lisanının ise iki adet nutku vardır: ‘Paralar geldi mi? Yemek hazır oldu mu?’ Bu ikisinin üstüne tabii bir de ‘Hamam yandı mı?’ gibi sorularla geliyorsun. Köprü başlarından dilencileri kovup kendin oturdun. Kalemin dahi memlekette emlâk diye eski ölmüş topal koyunu ve kurumuş ceviz ağacını yazıyor. Kaleminin girdiği diyarlara arkasından yokluk ve yıkım giriyor. İşte her işin buna benzer. Şerden kaçınacak yerde hayırdan sakınıyorsun. Bana gelinceye kadar, akıl ve hikmette senin hükümetindekilere üstün gelen kimseyi görüp hayal edemediğinden şimdi şaştın. Perde arkasından niçin çıkmıyorsun? Halk arasına karışmak hikmetine mi mâni oluyor? Yoksa rezâletine mi? Yoksa kutlu bedenin mukavvâdan mıdır? İnsan, insanla konuşarak, meşveret ederek insan olur. Halk arasına meşveret için resimlerini astırdın, kendini yüceltmek için emirler verdin. Ressamlar onu ticârete döndürdü, Mısır’ın helâları hep senin resminle doldu; yüzün gözün hep pislik içinde. Hikmet erbabı arasında hürmete layık yüzün varsa çık görsünler. ‘Yaratılmışlar benim elime Allah’ın emanetidir’ diyorsun; niçin onları kendine ve putuna taptırıyorsun? Emânetlere böyle mi hizmet edilir? Sen onlardan akılsızken Allah’a niçin iftirâ ediyorsun? Allah’ı ve peygamberleri nerede gördün? Mukaddes kitaplarda görülen Allah senin gibi aptala kullarını değil kullarının kazlarını bile teslim etmiyor. Acaba celal, hikmet ve merhamet sahibi olan Allah, beşer toplumları içinde binlerce hikmet sahibi ve akıllı kulları varken milyonlarca kullarını en ahmak adama niçin teslim eylemiş?
Sen dahi biliyorsun ki elbette bu dava yalandır. Bütün ömründe niçin yalancılık ile yaşıyorsun? Haydi gel, İsrailoğullarını kendi yönlendirmen ve tenbihlerinle bana terk eyle ve mülk ve saltanat davasına tövbe et. Ahmaklıktan vazgeç, Tevrat’ın himayesine gir; alçak yaratılışlı olduğunu gör, Hâlık’ına yüzünü dön, kulluğunda muntazam ol. Bundan sonra İsrailoğullarını Tevrat idare eylesin de idare nasıl olurmuş seyreyle. Zafer ve bereketi ve hayret verci halleri gez ve gör ki için açılsın. Diyânet yolu ile tabiat yolunun birbirine zıt olduğunu ve hallerinin farkını gör. Parmakla sayılmaz erdem ve faziletlere âlimler ile beraber sen dahi sahip ol. Ruhlar âlemine yüzün pak git, azaptan kurtul. Günahını itiraf eden tövbekârları Allah’ın kapısı kabul eder. Cevabını bekliyorum, cevap ver. Yeryüzünde ve Mısır’da tüm acı, ızdırap ve elemlerin sizin şirk ve zulmünüzden dolayı meydana geldiğini ve tüm hayır, bereket, maarif adalet ve diyânetten doğduğunu kabul ve tasdik eyle. On bin adamın iştah ve şehvetlerini tıka basa doyurmak için nice yüz milyon beşer nüfusunun canlarını zulmün ateşinde yakmağa insan cüret eder mi? Bu zalimler niye büyük kudurmuş köpeklerdir biliyor musun ey Firavun?
Size dahi ayrıca hitap ederim ey ileri gelenler ve ey millet! Her hangi iklim, hangi zamanda heykeller ve tağutlar ile donanıp mamûr olursa her fazilet ve erdem mahvolup geriye rezillikler kalıyor. Ve her ne zaman diyânetle sadelik olursa âlem mamûr ve âbâd oluyor. İşte peygamberlerin ortaya koydukları mukaddes ilimlerin getirdiği şu yüce erdemi tecrübe edip dikkate almalısınız. Hem yaratıcımızın rızkını yiyorsunuz hem de ‘Mülkümüz Firavun’un güzel işlerinin eseridir ve semere-i sâye-i celâlet-âyâtıdır’ diyorsunuz ve böyle inanıyorsunuz. Bu halden korkup çekinmelisiniz. Yoksa ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim’ diyerek beni korkutmaya uğraşan aptal herife yancılık ederek beni korkutup kaçırmaya uğraşmayın. Ben süprüntülerden korkmam.
Ey Mısır halkı! İnsanoğlunu harcayıp felaketlere düşüren ve memleketleri viran eden Firavun’un nefsinin şahsi zevklerini mümkün olan son raddeye kadar çıkartmak ve doyurmak için mi yaratıldınız? Eşekler arkalarını yara vurdukta sıçrayıp yükünü atar; artık eşeklerden alçak mı oldunuz? Şu herifin ve adamlarının çekilmez belalarını çeken nice milyon nüfussunuz, bre eşeklerin çocukları ve öküzlerin öküzleri. İnsan değil misiniz? Canlarınızı kurtarmak ve belalarınıza siper ve kalkan olmak için gelen peygamberlere niçin karşı koyuyorsunuz? Belalara kendinizi yine kendiniz atıyorsunuz. Bre divâne aptallar! Ne duruyorsunuz? Yüz binden ziyâde süngüleri bu heriflerin karnına sokup da niçin yüklerden kurtulmuyorsunuz? Ellerinizi kimler tutuyor bre divâne mecnun câhiller? Onları yaldızlı saraylarda binbir zevk içinde eğlendirmeğe mi geldiniz? Sizi kim yarattı? Varlığınızda ve rızkınızda Firavun’un ne dahli ve malınızda ne hakkı vardır? Geçinmeniz için ne emek çekmiş ki sizden kapıp yiyor ve içiyor ve giyiyor? Sizleri odun ve kömür yerine harcıyor. Tüf sizlere, tüf tüf sizlere, yazık başınıza bre meşe odunları! Canınız yok mu? Varsa acımaz mı? Şu apaçık ortada olan ateşten şüpheniz mi var? Bunları telef ederseniz sizlerden kim hesap sorar? Sizleri tutan şu yüz kişi değil mi? Onlar giderse insan olursunuz ve insan olduğunuzu o zaman bilirsiniz. İşte kurtuluşunuz için nice büyük mucizeler ve ilim ve ayetlerle geldim. Haydi hep beraber kalkıp getirdiğim delillere bakın ve anlamaya çalışın. Sonra iman edin. Kime yardım edeceksiniz; aklınız neye hükmediyor? Olmadı eşeklere ve kurtlara bari sorun; zarardan kaçıp ve menfaati nice kucaklıyorlar. Haydi bre herifler, davranın! Beldelerinizi yıkan ve canınızı yakan, ana ve baba ve kız kardeş ve erkek kardeşlerinizi aç ve muhtaç bırakan düşmanlarınızı korumak için etraflarını silah ile sarıp bekliyorsunuz. Ve siz yüz binden fazla iken beş adet zayıf çelimsiz zalimin divanına durmuşsunuz. Ellerinde bir çakıları yok, kadın hükmünde adamlardır, hatta korkak farelerdir. Niçin duruyorsunuz ve neden korkuyorsunuz?
Şimdi kurtuluşunuz için gönderilmiş peygamber ve Allah’ın halifesi ve yöneticiyim (ulülemr). Yardımcım Allah’tır; mucizelerim ve hikmetim şâhitlerimdir. Bana uyup, tağut yöneticilere baş kaldırmanızı Allah emrediyor ve imtihanınız budur. Haydi bre herifler, şu bir avuç herife silah vurun, gözünüz açık olsun, kurtulun, uyanın! Ölü müsünüz, büyülendiniz mi? İşte Firavun’un çanı tıkandı; âsânın korkusundan ödü patladı, cenazeye döndü. Köçekledi, maskara oldu. Ayıbı ve yalanı meydana çıktı. Halinin kötülüğü size malum oldu. İşte âsâ size bir fırsat meydanı açtı. Nice canlar bugünü görmeyi bekliyordu; ecelleri geldi göremediler. İşte beklenen gün geldi.
Niçin kurtulmuyorsunuz? Ben bilirim, söyleyeyim. Sizin ellerinizi günahlarınız bağladı. İbrahim’in dini hakkında ettiğiniz küstahlık sizi kuşatıp Firavun’a teslim eyledi. Ölümünüzle sizi cehennem dahi kuşatacaktır. Bu yüzden fırsat meydanında dahi yine kurtulamazsınız. Dinsizleri imansızlara teslim etmişler. Peygamberlere karşı durmanız boşuna değil. Mecbur gibisiniz. İradenizi kötüye kullanmanın belasını çekiyorsunuz. Bizim üzerimize ne vazife? Siz varın cezanızı çekedurun. Sizi uyarma ve nasihat etme yükünü bu kadar boynumuza alırız, kahrınızı bu kadar çekeriz, bu yolda telef oluruz. Ama ıslâhınıza karışamayız. Kurtuluşunuzu isteriz, gün olur nice milyonlarınızı kurtarmaya muvaffak oluruz, gün gelir onlar bize üstün gelir, bizler helâk oluruz. Lakin her işin sırrını ve tesellîsini bildiğimizden tutunuruz. Mümkün olmasa bile Firavun’u telef edin, şeref bulun deriz.
İşte Firavun imkân dairesine girdi, hendek başına geldi, eğilip aşağı bakıyor. Mahşerde olacağı gibi burada dahi kuşatıldı. Satırın altına yattı, kaçacak yeri kalmadı. Adamlarıyla beraber ölüm meleğini bekliyor. Lakin biz onlara dahi merhamet ederiz. Durmadan, son nefese değin onlara din telkin ederiz. Onları yola getirmenin imkânını arıyoruz. Gazabımız Allah’tandır; din yolunda gayretimizin gereğidir. Yoksa Firavun’un bize zararı olamaz. Hakkımızda ne yapsalar bize kâr ve kendilerine zarardır. Belki şimdi sizlere bile Firavun zarar etmiyor. Siz kendi kendinize zarar ediyorsunuz. Zehirleyip kendinizi hasta eyliyorsunuz. Firavun dahi ne ederse kendine ediyor. Size kâr ediyor. Bu yüzden Firavun’a hücumumuz her ne taraftan bakarsanız bakın, yine Firavun’a hayırdır.
Ey Firavun! İnsanları bana ver, onların çobanları peygamberlerdir, halife onlardır, ulülemr onlardır. Sen kurtsun ve yılansın ve yalansın ve zehirsin ve belasın. Bizim terazimiz, ölçeğimiz vahy ve ilhamdır, yoksa şehvet ve evhâm değildir. İlhamın terazisi yanında tahtın ve saltanatın hiçbir şey değildir. Bir kuru baş ağrısıdır. Hiç Tûr-i Sina Dağı’nda Allah ile konuşan bir seçkin kişi, mayası bozuk habis bir neslin piçiyle uyuşabilir mi? Sizin câhiliye adet ve gelenekleriniz kendi heveslerinizin eseridir, memleket halkı da ahmak binek hayvanları gibi o [adet ve geleneklere] hürmet etmek için boyunduruk altına girmiş gibidir. Ve İsrailoğullarını yoldan çıkarmış, İbrahim’in yoluna set çekmiş ve nice kereler büyük afetlerle mahvolup çıkmış, kıyamete kadar dünyada bulunacak bir ibretlik numunedir. İnsan için en makul ihtiyaç ve en meşru ihtiyaç zorbaların köklerini söküp insanoğlunu müsâvât (eşitlik) zemininde sabitlemektir. Acaba, ya Rabb, nedir şu milletlerin başlarına dağlar gibi oturan zorbalar? Bu herifler milletlere yaratıcılarını unutturuyorlar. Karaçanaklı ve hayvan sıfatlı ediyorlar. İşte bugün seni ve adamlarını âsâmın gücü ve göklerin yardımı ile telef edip halka ibret olarak sunacağım. Ya da imana gelip sadece kendi emeğinin meyvesini tüketerek ömür süreceksin.
Dünyada en büyük fesat kaynağı tağut yöneticilerin meydana getirdikleri bu dev kurumlardır. İşte bunların ortadan kaldırılması peygamberlere farzdır. Mısır’ı da Firavun tahrip ettiğinden, ben onun bertaraf edilmesi için seçildim. Peygamberler Allah’ın halifesi olmak üzere seçildiklerinde tağutlar ağır bedenlerini taşıyan tabutları milletlerin sırtına yükleyemezler. Peygamberleri telef etseler de yine mağlup onlardır. Çünkü hak, hukuk sahibi değildirler. Ceza âlemi onlara dünyanın verdiği yardım ve mühleti vermez. Bu dünya bir hakkâniyet yaylasıdır. Burada en hayırlı iş, Allah yolunda telef olmaktır. İbrahim’in dini ile amel edip âlemi ıslah edecek yerde baştan ayağa pisliğe batmış ve yaratılmışları kendi bedeninin keyfine kul eylemişsin. Yüzünde zerre kadar utanma alameti yoktur. A herif, ilhamın nuruyla gönlü aydınlanmış peygamberler seni bu halde bırakırlar mı?
Dönüp de hakkımda [Mü’min 26] Gerçekten ben onun dininizi değiştireceğinden korkuyorum diyorsun. ‘Korkarım ki Musa şu kadar uzun zamandır ümmeti bulunduğumuz İbrahim’in dini üzere kurduğumuz milliyetimizi bu adam ifsâd edecek’ diye hem haneyi soymak, hem hane sahibini kesmek istiyorsun ey usta harâmi. Zaten olmayan aklını kâhinlerin bir torbaya koydular: Benim geleceğimi ve senin aleyhine peygamber olarak ayağa kalkacağımı söylediklerinde önünü almak için çocukları öldürmeye dahi cür’et ettin. Onunla da yetinemeyip, tahtımı zaptederler diye kızlarının ve sana yakın olanların evlatlarını boğmaya başladın. Daha da ileri gidersen babanla ve oğlunla bile taht için cenk edeceksin. Senin bu katılaşmış kesif kalbini yumuşatıp gevşetinceye kadar peygamberliğin yükünü çekeceğiz. Eğer böyle inat eder ve katılığında ısrar edersen, dalgalar altında can verdiğiniz vakit bizler de sahillerden yaratıcımızı anarken teflerle şarkılar söyleyeceğiz.
Dipnotlar:
[1] Academia.edu sayfamda makalenin pdfine erişilebilir: https://independent.academia.edu/TopalAlpEren
[2] Eski Ahit’in exodus olarak bilinen ve İsrailoğullarının Mısır’dan kaçışını anlatan kısmı.
[3] Komisyon kelimesini Hoca Sadık kendisi kullanıyor.
[4] Hoca Sadık için Allah’ın hâlıkiyet (yaratıcılık), ulûhiyet (ilahlık) ve rubûbiyeti (rabblik, efendilik) arasındaki ayrım son derece elzemdir ve siyasi düşüncesinin temelinde bu ayrım vardır. Burada detayına giremeyecek olsam da, Hoca Sadık, Osmanlı sultanlarının kendilerine yakıştırdığı uzun övgü sözlerinin (elkâb) Allah’ın yaratıcılığından değilse de ilahlığından ve rabbliğinden rol çalmak olduğu düşüncesindedir.
[5] Kalp anlamındaki fuâd ve yüksek anlamındaki âlî kelimeleri Abdülaziz döneminin müstebid vezirleri Âli ve Fuad paşalara açıkça bir gönderme olduğundan tercüme etmeden bırakmayı tercih ettim.
[6] Bu kıssa boyunca yer yer açıkça Abdülaziz’e gönderme yaptığı düşünülünce, burada da ima yoluyla Abdülaziz’e hitap ettiği ve dede ve babasından Abdülmecid ve II. Mahmud’u kastettiği anlaşılıyor.
[7] Noktalarla boş bırakılan kısımda Hoca Sadık galiz bir küfür kullandığı için tercüme etmemeyi tercih ettim.
[8] Bilahare Celal Nuri bu kelimeyi proleterya yerine kullanacaktır.
[9] “Sarı yar” ve “büyük dere” Sarıyerli olarak meşhur olan Hoca Sadık’ın kendisine örtülü bir gönderme olmalıdır.
[10] Ad’ın oğlu Şeddad.





Bir Cevap Yazın