ZEKİ KILIÇASLAN
Popülizmin siyaset alanında son yıllarda üzerinde çok tartışılan bir konudur. Ülkemizde sol yazında gerek Latin Amerika’da gerekse İspanya ve Yunanistan’da hükümet ortağı olabilen sol parti ve siyasal ittifakların radikal değişimleri sağlayamaması anlamında “başarısızlıkları” üzerinden ve en son olarak da TİP’in politikaları çerçevesinde gündeme geldiğini görmekteyiz. Bir başlangıç olarak bu yazıda popülizm, sağ ve sol popülizm konuları üzerinde durup çok kısaca Latin Amerika deneyimlerini ele alacağım.
Popülizm
Popülizm teriminin geçmişte iki ayrı tarihsel hareket için kullanıldığı bilinmektedir. Bunlardan birincisi 1890larda ABD’de toprak reformu yanlısı bir hareket ve bundan doğan Halk Partisi, diğeri ise Çarlık Rusya’sında 1860-1870li yıllarda köylülüğün devrimci bir sınıf olduğuna inanan ve köylülüğe yönelip onları eğitmek isteyen entelektüellerin başını çektiği Narodnik harekettir. Çağdaş literatürde 1950li yıllarda Edward A. Shils yaptığı çözümlemede popülizmi “uzun süredir iktidar konumunda bulunan farklılaşmış, iktidarı, mülkiyeti ve kültürü tekeline alan yönetici sınıfların topluma dayattığı düzene karşı halk tarafından rağbet görmüş geniş bir hınç tabakasının ideolojisinin bulunduğu her yerde var olan yaygın bir fenomen” yani bir ideoloji olarak tanımlar. (Akt: Moffitt, 2020) Bu yaklaşım esasta çağdaş olarak Mudde’nin “popülizm, toplumun nihayetinde iki homojen ve düşmanca kampa, “saf halk” ile “yozlaşmış seçkinler”e ayrıldığını düşünen ve siyasetin halkın genel iradesinin bir ifadesi olması gerektiğini savunan zayıf merkezli bir ideolojidir” yaklaşımına benzerdir (Mudde ve Kaltwasser, 2017). Bu tanım liberalizm, sosyalizm gibi güçlü ideolojiler yanında zayıf bir ideoloji olarak kalan popülizmi, örneğin milliyetçilik gibi başka ideolojilerle eklemlenebilen bir strateji olarak ortaya koymaktadır. Benjamin Moffitt ise popülizmi bir siyasal üslup olarak tanımlar ve teknokratik siyasi üslubun, “uzmanlara başvurma,” “sağduyulu tavırlar”, “istikrar ve ilerleme” yaklaşımları karşısında popülizmin özelliklerini elit karşısında “halka” başvurma, söylem ve davranışlarda “kaba tavırlar”, “kriz, çöküş ve tehdit” temelli performanslar olarak belirtmektedir. (Moffitt, 2020)
Popülizm konusunda gözden kaçırılmaması gereken diğer bir durum, idealleştirilen liberal kapitalist düzen temsilcilerinin genelde yoksullar lehine sosyal uygulamaları hayata geçiren, uluslararası ticareti kontrol eden kurumların (IMF ve Dünya Bankası gibi) taleplerine karşı çıkan, liberal düşünceye göre “irrasyonel kararlar” alan tüm siyasi iktidarları negatif anlamda popülist olarak nitelemekte olduklarıdır. Liberal merkezler örneğin Latin Amerika’da askeri cunta destekli yönetimleri bile uzun süre popülizmin tipik örneği olarak görmüş ve suçlamışlardır. Çünkü bu anlayışta ekonomi politikaları siyasal tartışmaların dışında tutulur ve liberal demokrasi “özgürlükleri korumak için” “mutlak doğru kabul edilenlerden” sapan siyasi iktidarları sınırlamalıdır. (Yıldırım, 2022)

Laclau ve Mouffe’nin görüşlerini esas alırsak çağdaş anlamıyla popülist bir siyaset stratejisi ancak en hakiki anlamıyla liberal demokrasi koşullarında mümkündür. Çünkü bu ülkelerde burjuva iktidarlarının, toplumdaki başka çıkarlar etrafındaki hareket ve söylemleri “eklemleyici pratikler” ile işlediğini yani esasta “hegemonik” bir biçim aldıklarını bilmekteyiz. Ama aslında onların da belirttiği gibi Fransız Devrimi öncesi süregiden “ancien regime“lerden (feodalizmden daha çok modern monarşiler olarak tanımlanabilir) sonra bütün rejimlerde, antagonizmalar arasındaki bölünme çizgisinin giderek kırılgan ve muğlak duruma geldiği ve bunun kurulmasının politikanın belirleyici sorunu olmaya başladığı için artık hegemonyasız hiçbir politika yoktur. (Laclau ve Mouffe, 2012) “Sınıf ittifaklarının ötesine giden hegemonik iktidar biçimi yönündeki belirleyici adım, “politik” düzlemden “entelektüel ve ahlakî” düzleme doğru gelişen bu hareket içinde atılır. Zira politik önderlik ittifaka katılan kesimlerin ayrı kimliklerini korudukları ve çıkarların konjonktürel olarak çakıştığı bir temel üzerinde kurulurken, ahlakî ve entelektüel önderlik bir “fikirler” ve “değerler” toplamının birçok kesim tarafından paylaşılmasını gerektirir. Gramsci’ye göre entelektüel ve ahlaki önderlik, ideoloji yoluyla bir “tarihsel blok”u birleştiren organik çimento haline gelen, daha yüksek bir sentez, bir “kolektif irade” oluşturur”. (Laclau ve Mouffe, 2012) Bu “hegemonik” nitelikteki rejimlerde (en tipik biçimi liberal demokrasi) mücadele stratejisi olarak kabaca Gramsci’nin tanımıyla bir “manevra” savaşından değil de bir “siper” savaşımından bahsetmek gerekir. Burada taraflar gerek orta katmanlar gerekse karşı tarafın tabanı üzerinde “fikirler” ve “değerler” üzerinden etki üreterek toplumsal tabanda ayrım hattında kendi alanını genişletip ilerlemeye çalışır. Popülizmi solda daha çok kabul edilen başı sonu belli bir siyasal strateji değil de bir siyasal söylem biçimi ama daha doğrusu bir siyasal üslup (siyasal söylem dışında edimleri de kapsayan) olarak ele alırsak popülizmi çağımızdaki her gelişmişlik derecesinde ülkelerde ortaya çıkabilen bir olgu olarak görebiliriz. Ama iktidarların tam ya da belirgin şekilde hegemonik karakterde olduğu demokratik batı veya zayıf da olsa orta gelişmiş ülke “demokrasilerinde” örneğin Latin Amerika ve benzeri ülkelerde uygulanmaya daha uygun olabileceğini düşünürüz. Popülizmi bir siyasal üslup olarak tanımlamak bize onu sağ ya da sol, taban hareketi ya da tepeden inmeci olabilen genel bir fenomen olarak anlama imkânı sunar. Bunun ötesinde bu yaklaşım bize çok görüldüğü şekilde herhangi bir siyasal hareketi/partiyi saf popüler veya popüler olmayan, siyah-beyaz gibi katı ayrımlara tabi tutan yaklaşımlardan uzaklaşma imkânı sağlar ve gri alanları da görmemizi, bazı durumlarda popülist olan bazı durumlarda olmayan ya da bazen az bazen çok “popülist tutumlar” sergileyen hareketleri anlamamızı sağlar. Popülizmi bir spektrum olarak anlarsak birçok ülkede ana akım siyasetlerin de çeşitli derecelerde popülist üslubu uyguladıklarını görebiliriz.
Liberal Demokrasinin Hegemonya Krizi ve “Popülist Moment”
Özellikle 2008 ekonomik krizi ile birlikte daha da net ortaya çıktığı gibi gelişmiş batı ülkelerindeki liberal demokratik siyasal düzenin bir hegemonya krizi yaşadığı belirgin bir gerçekliktir. Bu krizin siyasal göstergesi olarak, düzenin iki temel siyasal ayağı olan muhafazakâr demokrat veya merkez sağ partiler ve uzun süredir kurulu ekonomik düzene bir alternatifi sunmaktan tam uzaklaşmış olan sosyal demokrat veya geleneksel işçi partilerinin, güçlerini yitirmeye başladığını, ayrıca sağda ve solda yeni arayışların yükseldiğini öne sürebiliyoruz. Batı’da liberal demokrasi düzeninin solunu temsil eden partilerin liberal ekonomik düzenle tam olarak özdeşleşmesi ve başka gerçekçi bir ekonomik düzen alternatifinin yokluğunu kabul etmeleri, bir anlamı ile liberal demokratik düzenlerde, ekonomik liberalizm/neoliberalizm dışında bir umut olarak bile başka bir seçenek bırakmamıştır. Liberal demokrasinin demokrasi tarafı, yani eşitlik ve özgürlük tarafı ortadan kaybolmuş demokrasi sadece özgür seçimler ve temel insan haklarına indirgenmiştir. Genelde neoliberal düzenin çelişkilerinin çok daha görünür olduğu bu dönemde kurulu düzene (müesses nizam) karşı, gerek sağ gerekse sol kanattan hareketler artmaya başlamış, liberal demokrasinin hegemonya krizi belirginleşmiş, düzen çok geniş halk kesimlerince sorgulanır hale gelmiştir.
Mouffe gelinen bu durumu “popülist moment” ve “Halkın farklılar arasında bir seçimden yoksun kaldığı -demokrasinin halkın sorunlarına bir çözüm olmadığı bilincinin artması- anlamıyla da “post-demokratik” bir durum olarak tanımlamaktadır. (Mouffe, 2018) “Politik ve sosyoekonomik dönüşümlerin baskısı altında, hâkim ideoloji -giderek çoğalan- doyurulmamış taleplerden dolayı istikrarsızlaştırıldığında bir “popülist moment”ten söz edebiliriz. Bu tür durumlarda, mevcut kurumlar var olan düzeni müdafaa etmeye çabaladığında halkın bağlılığını sağlamakta başarısız olurlar. Sonuç olarak bir “hegemonik oluşumun” toplumsal temelini sağlayan “tarihsel blok” parçalarına ayrılır ve bunun neticesinde, adaletsizlikle malul toplumsal bir düzeni yeniden yapılandırabilmeye mahir yeni bir kolektif özneyi -halk- inşa etme ihtimali ortaya çıkar.” (Mouffe, 2018) Bu durumlar aynı zamanda hem demokrasiye inancın zayıflaması, demokrasinin gerilemesi ve sağ otoriter, faşizan rejimlere kayış için (post-demokratik) hem de demokrasinin ilerletilmesi ve sosyalist dönüşümler için bir alan açabilir.
Avrupa’da sağ popülizm
Avrupa’da genel ücret düzeyinin düşüşü, sosyal hakların ve sosyal devlet uygulamalarının gerilemesi, artan işsizlik, kitlesel göçün yarattığı toplumsal gerilimler zemininde 1980lerden beri tedricen belirginleşen hegemonya krizi ve önceleri sağda daha sonraki yıllarda ise sol kanatta yükselen yeni siyasetler genelde popülist olarak adlandırılmıştır. Sağ popülist denilebilen hareketler merkez sağın biraz daha sağa kayması yaklaşımını esas alan hareketlerden faşizan hareketlere oradan yeni faşizm ve ırkçılığa kadar bir spektrum içinde ortaya çıkabilmekledir. Bu sağ popülist hareketlerin ülkeden ülkeye ve aynı ülkede olsa da partiden partiye çok değişkenlikler gösterdiği ortadadır.
Popülizm için genelde ortak olunan görüş, bu yaklaşımda tam olarak sınırı çizilemeyen ve bir söylem temelinde tanımlanan “halk” ile onun karşısında kurulu düzeni temsil eden “elit” karşıtlığının esas alınmasıdır. Sağ popülist hareketler, temsil ettiklerini iddia ettikleri söylemsel olarak üretilmiş “halk” karşısındakileri genelde “elit” olarak kodlarlar. Onlar için “elitlerin” içine “halktan farklı”, “uzak” yaşayan aydın kesimler, azınlık kozmopolit bazı finans güçleri, eğer o ülkede güçlü sendikalar ve meslek örgütleri varsa onların yöneticileri gibi kesimler girebilmektedirler. Ülkeden ülkeye farklı derecelerde olmak üzere küreselleşmeyi, göçmenleri, ulusal egemenliği zayıflatan (AB gibi) uluslararası kurumları, düzen siyasetçilerinin artan yolsuzluklarını, farklı ulusal/dinî/mezhebi kimlikli toplum kesimlerini ve LGBT hareketini karşılarına alırlar, birçok ülkede de “İslamcı tehdit” algısını yükseltirler.
Bu hareketlerin görsel basın (TV) ve sosyal medyayı çok etkin olarak kullandıkları ve bizzat bu medya etkinliklerinin popülist hareketlerin içsel belirleyici özellikleri olduğu öne sürülebilir. Avrupa’da sağ popülist siyasetlerin, en azından şimdilik, klasik faşizmden farklı olarak halen parlamento seçimlerini önemsemekte oldukları, bir askeri/şiddet örgütlenmesine sahip olmadıkları ve geleneksel büyük sermaye güçleri tarafından (en azından şimdilik) açık bir destek görmedikleri dikkat çekmektedir. (Moffitt, 2020) Fakat bazı ülkelerdeki hareketlerin devletin güvenlik bürokrasisi ile ilişkileri yer yer açığa çıkabilmektedir ve krizin derinleşmesi durumunda bu yönde bir değişimin artacağı öngörülebilir. Avrupa’daki sağ popülist hareketlerin önde gelenleri olarak, Fransa’da Ulusal Cephe, Almanya’da Almanya İçin Alternatif, Hollanda’da Özgürlük Partisi, İtalya’da Kuzey Ligi, Avusturya’da ise bu ayki seçimlerde birinci olan Avusturya Özgürlük Partisi sayılabilir. Bu hareketler çeşitli ittifak biçimleri ve farklı isimler altında birçok ülkede de görülmektedir. Doğu Avrupa’da ise Macaristan’da Viktor Orban önderliğindeki Fidesz Partisi ve Polonya’da Jarosław Kaczyński liderliğindeki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) en güçlü olanlarıdır.
Avrupa’da sol popülizm
Yukarıda tanımlanan liberal demokrasinin hegemonya krizi koşullarında geleneksel sosyal demokrat partilerin dışında geleneksel komünist/sosyalist/devrimci akımların da başarılı bir alternatif oluşturamadıkları ortadadır. İşte bu koşullarda başta Latin Amerika ve Avrupa’da olmak üzere birçok ülkede sol popülist olarak adlandırılan parti/hareketler ortaya çıkmıştır. Anlamlı bir güçte ortaya çıktıkları bu bölgelerde hükümet veya hükümet ortağı pozisyonlarına gelen sol popülist parti/ittifakların ülkelerinde radikal bir değişimi gerçekleştirememe bağlamındaki başarısızlıkları sol siyasal yazında önemli bir tartışma konusunu oluşturmaktadır. Bir hükümet deneyimi yaşayan Yunanistan’da SYRIZA ve İspanya’da PODEMOS hareketleri de ülkemizde sosyalist çevrelerde özellikle tartışılan hareketler olmaya devam etmektedirler.
Marksizm içi kökenler
Sol popülist siyasi yaklaşımların Marksizm içi kökenlerini, genel olarak en temelde önceleri Gramsci’nin yaklaşımlarından, ardından Laclau ve Mouffe tarafından yazılan Hegomonya ve Sosyalist Strateji, Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru kitabında ileri sürülen görüş ve önerilerden ve daha sonra da Mouffe’nin 2018 yılındaki çalışmasından temel aldığı solda yaygın bir kabuldür. Sol popülist siyasal hareketler, iktidarı elinde tutan ve giderek artan eşitsizlikler ve demokratik hak kayıpları temelinde daralan bir oligarşi karşısında, “eklemlenmiş”, “eşdeğerli” olarak kabul edilen demokrasi, emek, kadın, çevre ve toplumsal cinsiyet temelli hak talepleri etrafında söylem düzeyinde üretilmiş “halk” arasındaki çelişkiyi esas almaktadır. Mouffe çalışmasında “hegemonik krize müdahil olabilmek için bir politik sınır inşa etmek gereklidir, ‘halk’ ve ‘oligarşi’ arasında inşa edilecek politik sınırın söylemsel bir strateji olarak mevcut konjonktürde demokrasiyi iyileştirmek ve derinleştirmek için gereken tarzda bir politikayı oluşturmalıdır” demektedir. (Mouffe, 2018) Çok kısa olarak geleneksel sosyalist ve devrimci akımların, bu ikisinin yaklaşımına getirdiği temel eleştirilerin birincisi, Laclau ve Mouffe’nin Hegomonya ve Sosyalist Strateji kitabında “Solun görevi liberal-demokratik ideolojiyi reddetmek değil, tersine onu radikal ve çoğulcu bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve genişletmek olabilir” (Laclau ve Mouffe, 2012) cümlelerinde netleşen, mücadelede liberal demokrasiye antagonist değil agonist olarak karşı olmak ve sistemi yıkma değil yıpratma stratejisi izlemeleri, ikincisi ise sisteme karşı hegemonya mücadelesinde emek/sınıf mücadelesini temel olarak değil, diğer toplumsal hareketlerle “eşdeğerlilikler zinciri” halinde “eklemlenme” yaklaşımı içinde toplumsal muhalefet hareketlerinden biri olarak değerlendirmeleridir.
Sol popülist hareketlerin farklı gelişmişlik derecelerinde ve farklı siyasal yapıları olan ülkelerdeki deneyimleri sosyalizm/devrim temelli siyasal arayışlar için çok değerlidir. Türkiye sosyalist solunun devrimci strateji deyince neredeyse bütün yapıları ile uzun süre sadece Ekim Devrimi süreci ya da bazı ülkelerde gerçekleşen köylülüğe ve silahlı ayaklanmalara dayanan devrimleri tartıştığını biliriz.
Halbuki daha Ekim Devrimi ile benzer zamanlarda halk içinde desteği bir ara %50leri geçen Sosyal Demokrat İşçi Partisi ve ardından gelen daha radikal partileri ile yenilmiş Alman Devrimi’nin ya da İtalya Devrimi’nin ya da çok farklı yol izleyen İngiltere gibi ülkelerin başarısız deneyimlerinin hemen hiç eleştirel değerlendirmelere tabi tutulmadığını ya da bu konularda çok az yazılıp konuşulduğunu biliyoruz. Yukarıda bahsettiğim bu kapitalist ülke rejimlerinin, özellikle de Almanya ve İngiltere örneğinde, Rus çarlık rejimine göre çok daha ileri derecede “hegemonik” karakter taşıdıkları ve gelişmiş kapitalizmin sonraki dönemlerinde sosyalizm arayışları için bu ülke deneyimlerinin irdelenmesi gerektiği ortadadır.
Liberal demokratik burjuva iktidarları ve devrim
Öncelikle bilince çıkarmamız gereken bir gerçeklik var; dünya tarihinde şimdiye kadar hiçbir yerde liberal demokratik burjuva iktidarlarına karşı herhangi bir sosyalist devrim gerçekleşmemiştir! Gerçekleşen devrimler, Rusya’da Çarlığa, Doğu Avrupa’daki faşist işgal rejimlerine, Portekiz’de faşist askeri rejime, Küba’da ABD kuklası Batista diktatörlüğüne, Vietnam’da işgale karşı… Bunlar sosyalist eğilimler taşısa da esasta demokratik ve/veya anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketleri olarak tanımlanacak devrimlerdir. Yani bu devrimler “hegemonik” karakteri ön planda olan iktidar biçimlerine değil daha çok “ancien regime”lere benzer şekilde iktidar (rejim) ve halk karşıtlığı çok belirgin, esasta zora dayanan rejimlere ve iktidarlara karşı gerçekleşmiştir. Şili’de Allende hükümeti deneyimi ve güncel Latin Amerika ve Avrupa sol hükümet deneyimlerinin de esasta “sol popülist” karakterde oldukları bilinmektedir. İşte daha Gramsci’de, Avrupa Komünizmi yaklaşımlarında ve şimdilerde sol/sosyalist popülist siyaset arayışlarında belirgin arayışları bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.
Radikal demokrasi
Sağ siyaset, Laclau ve Mouffe tarafından dile getirilen “radikal demokrasi” arayışlarını demokrasinin dışına çıkmak olarak suçlarken, soldan gelen birçok eleştiri ise bu yaklaşımı liberal demokrasinin çerçevesine hapsolmak olarak değerlendirmektedir. Onlar ise “Aslında bizim savunduğumuz, liberal demokrat rejimin etik-politik ilkelerinin, yani “herkes için özgürlük ve eşitlik” ilkesinin “radikalleştirilmesi”, yoluyla mevcut hegemonyanın yıpratılması ve dengelerin halk lehine değiştiği yeni bir hegemonik toplumsal formasyona ulaşmaktır.” demektedirler. (Laclau ve Mouffe, 2012) Onlar aristokrat Tocqueville’in Avrupa monarşilerine hitaben “Eşitliğin diğer etkinlik alanlarına olduğu kadar politik dünyaya da eninde sonunda nüfuz etmeyeceğine inanmak ihtimal dâhilinde değildir. İnsanları kendi aralarında bir noktada ebediyen eşitsiz, başka noktalarda ise eşit olarak düşünmek mümkün değildir; günün birinde her noktada eşit hale gelecekler” yaklaşımını da anarak, “Politik eşitsizliğin eleştirisinden doğan bu “eşitlik arzusu”, farklı sosyalist söylemler ve bu söylemlerin ilham verdiği mücadeleler yoluyla, iktisadi eşitsizliğin sorgulanmasına ve dolayısıyla demokratik devrimin yeni bir faslının açılmasına yol açtı” düşüncesiyle, demokrasi ve eşitlik için mücadelenin (radikal demokrasi) toplumun her kesiminde eşitlik yolunda ilerleyebileceği kanısını dile getirirler. (Mouffe, 2018)
Sol popülist siyaset deneyimlerinin değerlendirilmesi ve devlete nüfuz etmek
Sol popülist hareketlerin değerlendirilmesinde J.C. Monedero’nun görüşlerinin irdelenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. J.C. Monedero İspanya’da 2000-2005 arasındaki Birleşik Sol (Izquierda Unida) ittifakı yönetiminin ve Venezuela başkanı Hugo Chavez’in, danışmanlığını yapmış, İspanya’da Podemos’un kurucuları arasında yer almış biridir. Monedero Latin Amerika’daki sol hükümet deneyimlerini New Left Review’de kaleme aldığı bir yazıda değerlendirmiştir. (Monedero,2019) Monedero Latin Amerika’daki sol hükümetlerin deneyimlerinin başarısını devlete ne kadar nüfuz edebildiklerine göre ölçmekte ve bu açıdan en başarılı olarak Venezüella’da Chavez’in yaptıklarını görmektedir, fakat ekonomisinin dışa bağımlılığını aşılamayan sorun olarak tanımlamaktadır. Bolivya’da, Evo Morales’in toprak reformunu gerçekleştiremediğinden, tarım sektörü sermayedarlarının iktidarını sarsamadığını ve devlete nüfuz edemediğini, Ekvador’da Rafael Correa’nın ne silahlı kuvvetlere ne de kurumsal medyaya hâkim olamadığını belirtmektedir. Brezilya’da İşçi Partisi’nin (PT) değerlendirmesinde ise devlet bürokrasinin dönüştürülememiş yapısına vurgu yaparken PT’nin kendisini destekleyen 40 milyon yoksulu örgütleyemediğinden bahsetmektedir.
Sinan Birdal’ın Monedero’nun görüşlerini değerlendirirken yazdığı gibi: Son tahlilde soru şudur; “Sınıf hâkimiyetine dayanan kapitalist devleti temsili demokrasiye dayanan bir mücadeleyle dönüştürmek mümkün mü? Kapitalist bir devlet seçimle hükümete gelen sosyalist bir projenin iktidarını meşru kabul edip, sosyalist politikaları hayata geçirir mi? Emperyalizm, devlet bürokrasisi, sağcı paramiliter ve sokak seferberlikleri karşısında sosyalist bir proje devlete hâkim olabilir mi?” (Birdal) Öncelikle sol popülist bir yaklaşımı (siyasi üslup olarak) benimseyen çoğulcu bir partinin ve siyasal ittifak hareketlerinin “sadece temsili demokrasiye” dayanan bir siyasal mücadele biçimi ile sınırlı kalacağı gibi bir ön kabul söz konusu olamaz. Çünkü zaten çoğulcu karakterdeki bu hareketlerin tüm eğilimlerinin ya da bileşenlerinin bir kısmının, temsil dışı iş yeri, kent, ulusal çapta meclis/konsey gibi örgütlenme ve hareketleri önüne koymasının önünde bir engel yoktur. Zaten Mouffe “Liberallerin sandığı gibi devlet tarafsız bir alan değildir. Daima hegemonik olarak yapılandırılır ve karşı hegemonik mücadele için önemli bir mevzi oluşturur.Bununla birlikte yegâne mevzi değildir. Parti ve hareketler arasındaki veya parlamenter ve parlamento-dışı mücadeleler arasındaki karşıtlık reddedilmelidir. Agonistik bir demokrasi modeli uyarınca demokrasiyi radikalleştirmek için müdahalede bulunulabilecek agonistik kamusal alanların çeşitliliği söz konusudur.” demektedir. (Mouffe, 2018)
Seçimle gelen sosyalist bir hükümetin veya hareketin iktidarının meşru kabul edilmemesi seçeneği ise mevcut hegemonik iktidar biçiminin kendi meşruiyetini yitirmesi ve giderek “hegemonik” nitelikte olmaktan uzaklaşıp “eski rejimler” niteliğine dönmesi demektir ki zaten bu süreç doğal olarak sosyalist devrimci hareketlere başka mücadele biçimleri için meşruiyet zemini sağlar (Şili deneyimi). Monedero’nun ve sol popülist hükümet deneyimlerini eleştirel olarak değerlendiren diğer analistlerin de çoğunlukla belirttiği gibi bu siyasetlerin en belirgin zaaflarından birisi toplumsal hareketlerin örgütlülüğünü ve kitle seferberliğinin sürekliliğini sağlayamamalarıdır. Bu açıdan üçüncü sorunun cevabı ise çok açıktır, zaten taban örgütlenmelerinin yokluğu ve sürekli bir kitle seferberliği olmadan bürokrasinin radikal dönüşümü ve muhtemel sağcı paramiliter sokak güçlerinin yenilmesi, yani bir devrim sürecinden söz edilemez. Brezilya deneyimin başarısızlıklarını değerlendiren çeşitli sol analistler sendikaların güçsüzleşmesi ve PT’nin buradaki örgütlülüğünün yetersizliğinden, MST (Topraksız Kır İşçileri Hareketi) gibi muazzam bir emek hareketinin bile fiili örgütlenme ve mücadele süreçlerinin PT hükümeti ile birlikte bir “hükümetten bekleme” tarzına geçmesi ile duraklamasından ve özellikle de işsiz, yarı işsiz, önemli ölçüde barınma sorunu yaşayan kent yoksullarının örgütlenmesi için hemen hiçbir ciddi adımın atılmamasına vurgu yapmaktadırlar. Sosyalist güçler tarafından örgütlenememiş kent yoksulları zaten popüler sağ tarafından (Bolsanoro) PT hükümeti aleyhine kullanılmış ve artan yolsuzluklar ortamında PT iktidarını kaybetmişti.
Popülizm ve duygusallık
Sonuca geçmeden önce popülizm ve duygusallık üzerine de kısaca değinmek gerekmektedir. Ana akım siyasi görüşlere yakın analistler popülizmi “duygusal”, ana akım siyasetleri ise “rasyonel-akılcı” olarak tanımlama eğilimindedirler. Donatella Bonansinga ise “rasyonellik ile duygusallık arasındaki ayrımın kültürel yanlış algılardan kaynaklandığını ve tüm siyasetlerin ‘duygusal’ olabileceğini belirtip, popülizm, sol ve sağ arasındaki temel farklarla birlikte çok belirli duygusal durumlara değindiği için özellikle duygusaldır” demektedir. Aydınlanma dönemi ve ‘aklın’ yüceltilmesi, duyguların daha düşük seviyeli, güvenilmez ve istenmeyen bir karar alma kaynağı olduğu anlayışını belirginleştirmiştir ancak psikolojik ve nörobilim temelli araştırmalar, duyguların bireylerin bilgiyi işleme ve karar alma biçimlerine önemli katkı sağladığını göstermiştir. Fransa’da genelde popülist siyasetçiler olarak kabul edilen Marine Le Pen ve Jean-Luc Mélenchon politikaları üzerinden yapılan karşılaştırmada her iki popülist siyasetin de tabi ki büyük temel farklılıklarla da olsa ortak olarak kızgınlık, kaygı/korku, ümit ve gurur duygularına hitap ettiğini göstermektedir. (Bonansinga, 2022)
Can Büyükbay haklı olarak “Bu krizin (neoliberal hegemonyanın krizi) sonucunda yaygınlaşan sağ popülizm, toplumların ve bireylerin irrasyonel yönlerini kullanarak siyaset stratejisini bireylerin ve kitlelerin en ilkel güdülerine hitap edecek biçimde kurguluyor. … Sol popülist strateji, “halk” ve “oligarşi” arasında sınırları kurarak, özellikle gelir adaletsizliği ve seslerini duyuramamak konusunda öfkeli olan kolektif iradeyi yönlendirerek sağ popülizme karşı çok yönlü mücadeleleri birleştirme amacındadır. Solcu bir popülist rotaya doğru arzuları yönlendirmek ve demokratik düzen ve kolektif siyasi kimlikler yaratmak için duygusal yakınlığı harekete geçirmek gerekir. Sol popülist strateji heterojen ve çok boyutlu talepleri güçlü biçimde vurgularken ve hegemonya kazanmaya çabalarken insanların irrasyonel tutkularını ve kurumlara yansımalarını dikkate alabilir” demektedir. (Büyükbay)
Sonuç yerine
Bu değerlendirme popülist siyasete ve sol popülizme ilişkin sadece bir giriş çerçevesi sunma amacında idi ve özellikle sol popülizm üzerine ülke deneyimleri temelinde daha çok tartışmak gereklidir. Popülizmi çerçevesi belirli bir siyasal strateji yerine daha çok bir siyaset üslubu olarak kabul eden görüşün doğruya daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bu durumda Latin Amerika’dan Avrupa’ya oradan Amerika’ya (Trump politikaları) ve diğer ülkelerde ortaya çıkan ve temel ortaklıklar yanında ciddi derecede farklılıklar gösteren sağ ve sol popülist siyasetleri anlamak daha mümkün olmaktadır. Bununla birlikte sol popülizme yöneltilen ve sanki sol “popülist stratejinin” gereği gibi gösterilen; taban örgütlenmelerinin güçsüzlüğü, kitle seferberliğinin sağlanamaması gibi sorunların, hareketin bizzat doğasında bulunan çoğulcu özerk bileşenlerden oluşma halinin taşıdığı potansiyel tarafından değişik koşullarda pekâlâ aşılabileceği ortadadır.
Sol popülist siyasal tutumları sınırlı ön kabullere dayanan kalıplarla değerlendirmek yerine eşitlik, özgürlük, sosyalizm gibi arayışların, çağdaş kapitalist hegemonik iktidar biçimlerine karşı mücadelenin anlamlı bir çıkışı olarak değerlendirmek gereklidir. Şunu görmemiz gerekir, liberal demokrasinin ciddi hegemonya krizi yaşadığı geçtiğimiz uzun yıllarda, geleneksel komünist/sosyalist/devrimci akımlar hemen hiçbir kapitalist ülkede anlamlı güç kazanamamışken, “sol popülizm” olarak adlandırılan hareketler çoğulcu ittifaklarla bazı merkez kapitalist ülkelerde bile, türlü yenilgi, başarısızlık ve gerilemelerle birlikte sosyalist ütopyayı yeniden büyük kitlelerin gündemine taşımakta başarılı olmuşlardır.
Kaynaklar:
[1] Edward Albert Shils, ‘Populism and the Rule of Law’, School conference on Jurisprudence and Politics, Conference Series No. 15. (Akt: Benjamin Moffitt, Popülizmin Küresel Yükselişi, Performans Siyasi Üslup ve Temsil, İletişim Yayınları, 2020)
[2] Cas Mudde and Cristóbal Rovira Kaltwasser, Populism: A Very Short Introduction, Oxford University Press, 2017.
[3] Benjamin Moffitt, Popülizmin Küresel Yükselişi, Performans Siyasi Üslup ve Temsil, İletişim Yayınları, 2020.
[4] Yavuz Yıldırım, “Avrupa’da Sol-Popülizmin İktidar Deneyimi: Syrıza ve Podemos”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi. 77, No.3: 537-557, 2022.
[5] Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, Hegomonya ve Sosyalist Strateji, Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru, İletişim Yayınları, 2012.
[6] Chantal Mouffe, Sol Popülizm, İletişim Yayınları, 2018.
[7] J. Carlos Monedero, “Snippers in the Kitchen, State Theory and Latin America’s Left Cycle”, New Left Review 120 nov dec 2019. Link: https://newleftreview.org/issues/ii120/articles/snipers-in-the-kitchen
[8] M. Sinan Birdal. “Sol popülizm ve iktidar – 1”, Link: https://www.evrensel.net/yazi/85720/sol-populizm-ve-iktidar-1
[9] Donatella Bonansinga, “Insecurity narratives and implicit emotional appeals in French competing populisms”, Innovation: The European Journal of Social Science Research, 35:1, 86-106, 2022.
[10] Can Büyükbay, “Sol Popülizmi Kurgulamak”, Link: http://www.toplumcudusunce.com/sol-populizmi-kurgulamak/





Bir Cevap Yazın