SUAT YALÇIN
Doktor Hikmet Kıvılcımlı kendisini Kerim Sadi, Şefik Hüsnü gibi TKP’lilerle beraber yazının başlığındaki gibi isimlendiriyordu: “En Eski Komünist”. El hak doğru söylüyordu. 1925 yılında resmi olarak atanmış olduğu, Türkiye Komünist Hareketi’nin gençlik lideri konumu onu bu söyleminde haklı çıkartıyordu. Gerçekten ülkenin ilk sosyalistlerindendi. Daha sonra sıralamasını yeni ve en yeni komünistler şeklinde devam ettirecekti.
11 Ekim 1971 tarihinde sürgünde olduğu Yugoslavya’da, doğduğu topraklarda hayata gözlerini yumduğunda 70 yaşındaydı ve bir süre önce yakalandığı prostat kanserinden ölüyordu ve hayatı boyunca hiç terk etmediği ülkesini terk etmek zorunda kalmış, sürgünle başladığı hayat yolculuğuna, sürgünde veda etmek zorunda kalmıştı. Çok ıstıraplı ve hayal kırıklıklarıyla geçen bir altı ay sonunda hayata gözlerini yumuyordu.

Anılarında hastalığıyla ilgili şöyle söylüyor:
“Bir yıldır kanıyorum. 13. sondalı, bıçaklı müdahale geçirdim. Bunlardan 4’ü narkoz altında, 9’u uyutulmadan tam işkence olarak geçti. “1. Şube bıraktı, Prostat aldı işkenceyi” diyorum, gülerek acı acı. Demek, bir alınyazısı olsa, benimki ömür boyu işkence yazılmış.”
Aslında bu paragrafta altı çizilecek cümle “1. Şube bıraktı, Prostat aldı işkenceyi” cümlesidir. Hayatının, en azından gençlik yıllarından, yani 1925 yılından 1971 yılına kadar geçen günlerin bir özetini aktarıyor. Yaşadığı 46 yılın 22 yılını yani yaklaşık yarısını hapishanede, kalanını da karakollarda, sorgularda, takiplerde, işkencede ve gözaltında geçiriyordu. Bir de buna çocukluğundaki Balkan Harbi yıllarını, doğduğu topraklardan sürgün edilmelerini, hiç tanıyamadan ayrılmak zorunda kaldığı babasını koyarsak, hayatı boyunca çektiği sıkıntıları daha iyi görebiliriz. Kuşadası’nda kaybedilen teyze, Muğla’da ölen dayı, daha 17 yaşında önce İtalyanlara, sonra da Yunanlılara karşı Yörük Ali Efe çetesinde verilen mücadele, annesi ve sağ kalan teyzesiyle birlikte dönülen İstanbul, gerçekten de yukarıda söylediği gibi ömrü boyunca sıkıntılarla yaşayıp, sıkıntılar içinde ölüyordu.
Ama ömrünün hiçbir anında çalışmaktan, mücadeleden, araştırmaktan, yazmaktan vazgeçmiyordu. Son günlerinde hastalığının en ileri safhalarında bile, ta ki eline kalem alamayacak duruma gelene kadar yazmaya devam ediyordu.
Biz 78 kuşağıyız. Biz Kıvılcımlı’yı çok tanıma imkânı bulamadık, ben Doktor’u o yıllarda hiç okuma fırsatını bulamadım. Hatırladığım tek şey, lisede tanıdığım ve okulda sosyalist bir mücadele veren bir arkadaşıma Doktor’u sorduğumda, “Hikmet Kıvılcımlı mı, oportünistin tekidir” cevabını almıştım. Sonradan “oportünizm”in manasının “Fırsatçılık, koşullardan yararlanma veya fırsat varken kişisel çıkarları diğer çıkarların önüne koymaya yönelik bilinçli bir politika veya uygulama” olduğunu öğrendim. Daha ne olduğunu anlamadan ve muhtemeldir ki bana bu kelimeyi kullanan arkadaşımın da kullanırken anlamını çok bilmediği bir yafta yüzünden uzaklaşmıştım. Muhtemeldir o dönemde benim gibi yüzbinlerce genç de bu tip bazı eften, püften sebepler yüzünden ve memlekette yaşanan yoğun çatışma ortamı nedeniyle, sisler arkasında kalan bu önemli düşünürden, bir mücadele insanından uzak kaldık.
Sağcıların “vatan haini”, “Allahsız”; sosyalistlerin “oportünist” olarak nitelendirdiği, devletin gözünde ise hep suçlu, takip edilmesi gereken ve tehlikeli biriydi Kıvılcımlı.
Donanma davası sırasında Askeri Savcı Şerif Budak, Hikmet Kıvılcımlı bu davada kendisi hakkında herhangi bir delil olmadığını dile getirip, delillerin gösterilmesini istediği zaman şöyle söyler: “Doktor Hikmet için delil arayacak kadar safdil değiliz.” [1] 12 Mart muhtırasının hemen ertesi günlerinde onu yurtdışına kaçmak zorunda bırakan güç, ülkede tırmanan şiddet olaylarına ve meydana gelen sağ, sol çatışmalarına karşı çıkan ve özellikle sosyalist gençleri bu çatışmalardan kaçınmaları konusunda uyaran Kıvılcımlı’yı elbette ki denklemin içinde görmek istemiyorlardı. 1968 sonrası bir yandan yazdığı eserleri yayınlarken, bir yandan da gazetelerde günlük yazılarına devam ediyordu. İsmet Demir gibi efsane bir sendikacıyla emek dünyasında çok önemli eylemlilikler ortaya koyarken işçileri, gençlikle kaynaştırmaya çalışıyordu. Bir yandan da İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği gibi STK’larla sivil alanda da önemli işler yapıyordu. Öğrenci gençlik içerisinde tanınırlığı iyice artıyordu. Elbette böyle bir figürün bir şekilde pasifize edilmesi gerekiyordu. O yüzden 70 yaşında prostat kanseriyle mücadele eden ve ömrünün en zor dönemlerinde dahi mücadeleyi bırakıp yurtdışına gitmemiş birini kaçmak zorunda bırakıyorlardı. Ben kendi adıma inanıyorum ki, o dönemlerde Doktor’u tanımış olsaydım kendisinin ısrarlı bir takipçisi olurdum.
Benim için niye mi bu kadar önemli Doktor Hikmet Kıvılcımlı?
Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi ben 78 kuşağıyım yani yetmişli yıllarda gençliğimi geçirdim ki, o yıllar son derece yoğun bir siyasetin ve çatışmaların sokaklara indiği yıllardı. Aslında sınıfsal olarak birbirinden çok farkı olmayan gençlerin dövüştüğü ve vuruştuğu yıllardı. Sosyalistleri çok sevdiğim ama sosyalist teorisyenlere pek ısınamadığım zamanlardı. Bütün teori kitaplarının yazarları yabancıydı ve tartıştıkları şeyler o yıllarımda bana hep soğuk ve anlaşılmaz gelirdi. Örneğin George Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri kitabı ilk okuduğum Marksist kitaptı ve doğrusu çok da bir şey anlamamıştım. Bunun yerine örneğin Kıvılcımlı’nın Tarih, Devrim, Sosyalizm ya da Osmanlı Tarihinin Maddesi’ni okusaydım, benim için çok daha etkili olurdu veya Allah, Peygamber, Kitap isimli eserini okusaydım inanılmaz etkilenirdim. Maalesef Doktor’u erken kaybetmemiz ve bu kitapların çok geç yayınlanabilmesi, Türkiye düşünce dünyasında büyük bir eksiklik oluşturmuş ve birçok kişi bu fikirlerle hiç tanışamamıştır.
Şimdi tekrar dönelim yukarıda bahsettiğimiz olaya, Doktor’un “oportünist” olarak nitelendirilmesine. Bu şekilde anılmasına sebep olan şey Vatan Partisi Genel Başkanı iken yaptığı Eyüp konuşmasıdır. Bu konuşması dolayısıyla memleketin sol cephesinde yer alan birçok kişi kendisini oportünist olmakla suçlamıştır. Peki, bunu söylemelerine yol açan şey nedir?
O konuşma öğlen saat 13.00 ile 17.00 arasında yapılmıştır. Bence bugün herkesin o konuşmayı bir kez daha okumasında fayda var ve özellikle Türkiye’de sol, sosyalist diye kendilerini nitelendirenlerin bir daha bakmalarını tavsiye ederim. Büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu bir memlekette, sol, sosyalist sınıf siyaseti nasıl yapılır, görmelerinde fayda var.
“Bugün, Vatan Partisi’nin kendini “Hak ve Çalışmak” gibi iki prensip üzerine kurduğunu açıkça ortaya koymak lüzumunu duyuyorum. İslam’ın büyük prensibi, hepimizin bildiği gibi: “Leyse lil insâne illâ mâ seâ.” der. (Yani: “İnsan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır.”) der. İşte, o büyük hakikat: Aradan binlerce yıl geçtikten sonra bugün, dünyanın en ileri memleketlerinde dahi, tek büyük “içtimaî hakikat”, insanlığın bulabildiği en büyük hakikat olarak tanınmıştır. Bugün insanlığın yarattığı değer, emek üzerine kurulur. Avrupa’nın en büyük iktisat âlimleri, İngiltere’nin klasik iktisatçısı denilen Adam Smith’ler, Ricardo’lar; binlerce senelik insan ilminin neticelerini toplarken, o hakikati bulabilmişlerdir: “Leyse lil insâne illâ mâ seâ!” hakikatini, “Değer, insanın emeğinden doğar.” şeklinde ifade etmişlerdir… İşte Vatan Partisi’nin prensibi de, her şeyin temelinin, memleket siyasetinin de üzerinde kurulması icap eden temelin “emek” olması lâzım geldiğini ifade eder.” [2]
Yukarıda söylediği şeyler aslında inatla bir ömür boyunca yazdıklarının özetleridir, fragmanlarıdır. Sinema yönetmeni Ömer Lütfi Akad şöyle bir şey söyler:
“Sendikalar üye yazmak için işçiye, köylü kökenli işçiye Marks’ı anlattı. Bunları yapacağına Hz. Muhammed’in iki birden, üç ikiden ve dört üçten iyidir sözünü söylese, inanacak ve gelip üye olacak adam… Kimsenin aklına gelmiyor.”
Hatta burada bahsettiği hadisi de Diyet filminde kullanır. Kıvılcımlı’dan farklı düşünmez, eğer bu topraklarda sosyalist bir siyaset yapılacaksa ve o siyasetle taraftar bulmak ve iktidara gelinmek isteniyorsa bu halkın inançlarının ve kültürel kodlarını hilafına bir politika üretmemeniz gerekir. Aslında tersine kültürel dinamiği iyi okuyup o söylemi geliştirmek zorundasınız. Kaldı ki Doktor Eyüp Sultan konuşması nedeniyle “dini siyasete alet etmek” suçlamasıyla yargılanmış ve mahkûm edilmiştir.
Yaptığı konuşmada katiyen inanmadığı bir şey söylememiştir ve bu konuşmayı oportünistçe bir tavır içinde yapmamıştır. O bütün söylediklerine sonuna kadar inanıyordu. Bunun böyle olduğunu yazdığı şeylere bakınca hemen anlıyorsunuz.
Bu yıl ölümünün üzerinden geçen 53. yıl içindeyiz ve maalesef toplumumuzun büyük bir çoğunluğu, özellikle de genç nesiller böyle bir düşünce ve mücadele insanını tanımıyor. Onun fikirleriyle ve bilgisiyle aydınlanan birçok kişi daha fazla tanınıyor. Kanaatime göre örneğin; Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin Destanı’nı yazarken onun bilgilerinden çok faydalanmıştır. Ya da Kemal Tahir Devlet Ana gibi romanları yazarken onun tarihi bilgilerinden yararlanmıştır. İdris Küçükömer gibi kişilikler isim vermeden ondan aşırdıkları fikirlerle Türkiye düşünce dünyasında önemli bir konuma gelmişlerdir. Birçok kişi onun fikirlerinden ve kitaplarından alıntı yaparken maalesef ona atıfta bulunmak, adını söylemek zahmetine girmemişlerdir. Tek istisna Ümit Hassan’dır.
Daha Elazığ cezaevi çıkışında TKP içinde birlikte yol yürüdükleri arkadaşlarına yönelik yazmış olduğu Yol adlı dizi kitap çalışmalarıyla başladığı yazın macerasında ülkemizde benim diyen akademisyenin ve düşünce insanının çoğunun ulaşamayacağı boyutlarda çalışmalar yapmış, kitaplar yazmıştır. Çeviriler yapmıştır. Üstelik o günün şartlarında ve hapishane koşullarında. Memlekette yaprak kıpırdamayan zamanlarda kitapevleri açmıştır. Düşünce dünyamıza birçok eser kazandırmıştır.
Yıllar boyunca hiçbir sorguda ve işkencede arkadaşlarına ihanet etmemiş ve onların isimlerini vermemiş bir kişidir Kıvılcımlı, bu tavrı nedeniyle devlet görevlisinin gözünde bir şeytan olurken; “O uyurken bile devletin aleyhindedir.” [3]
Daha bir fiske yemeden çözülen ve satılanların gözünde hiç denkleme sokulmaması ve herhangi bir sosyalist ülkede barındırılmaması gereken kişidir. İşte bu nedenle sürgün esnasında hiçbir sosyalist ülkeye kabul edilmemiştir. Yoksa kendi defoları ortaya çıkacaktır.
Anılarını yazdığı kitapta “Kim Suçlamış” diye bir bölüm var. O bölüme girişte şöyle diyor:
“1921’lerden 1971’e dek Türkiye’de, hiç aralıksız Marksist-Leninist olarak Teorik ve Pratik savaş verdim. 50 yıldır Türkiye burjuvazisi beni, “Azılı Komünist” diye boyuna kovuşturup mahkûm etti. 40 yıla yakın mahkûmiyet hükmünü “Komünistlik” suçundan giydim. 22 yıl cezaevlerinde “Komünist” diye yattım. 1971 Haziranı Sofya’da, -bana değil yanımdakilere benim “Türkiye Komünist Partisi”nden atıldığım söylendi. O güne dek, “Parti” adına hiç kimse bana özel yaşantım veya ideolojim açısından en ufak bir eleştiri yahut bildiri yapmadı. Düşünce ve davranışlarıma karşı, yalnız “saygı” gösterileri duydum. O nedenle, Sofya ve Berlin’den Moskova emriyle kovuldum. Şimdi, üç ölüm cezası ile mahkûm bulunuyorum:
1- Prostat Adeno Karsinom başlangıcı. Yetmişinde insan için tabii idam hükmüdür. Ona bir diyeceğim yok. Ondan kaçamam.
2- Türkiye’de Sıkı Yönetim Mahkemesi, “Yılanın başı”, “Azılı komünist” olarak idam cezasıyla tevkifime karar verdi. Bunu da sosyal ve politik bakımdan “tabii” sayıyorum. Bundan kaçtım.
3- Nerede ve hangisi olduğunu bilmediğim bir “Türkiye Komünist Partisi”, beni bu sıra Parti’den atmış. Bu moral “idam” kararını artık “tabii” bulamıyorum ve kaçamıyorum.
1. ve 2. ölüm cezaları olacağına varır. 3. ölüm cezasına karşı hiç değilse burjuva mahkemelerindeki kadar savunma hakkımı kullanmazsam, bu savaş dünyasından giderayak, son görevimi yapmamış olurum.” [4]
Sonra o günlerde neler yaşandığını anlatıyor. Kendisine karşı niye böyle bir tavır takınıldığını anlamaya çalışıyor.
Ömrü boyunca bu kadar çile çekmesine rağmen ölümle burun buruna kalıp giderken yine de hiç pişmanlık duymuyor. Çabalarının boşa gitmediğini düşünüyor. İlk kaçış günlerinde kendisine evini açan gencin gösterdiği ilgi ve misafirperverlikten çok memnun kaldığını gösteren şu satırları okuyunca anlıyoruz:
“Babasına bu denli candan ilgi gösterir mi, bilmiyorum. Benim de bir inanç adamı oluşum son demlerimde. Belki olsalardı, öz çocuklarımdan bin kez daha içtenlikle yardımıma koşan çocuklarım sayısız. Kendi oğlum olsalar, mutlak ileri geri bir sürü çıkar kaygısı ile yan bakarlardı. Bunlar benim düşünce oğullarım, düşünce kızlarım. Hiçbir karşılık beklemeksizin her şeyime koşuyorlar. Demek hayatımı bütün ömür boyu hiçe saymam boşa gitmemiş. Belirli bir kadından doğmamış sayısı her gün artan erkekli kızlı çocuklarım, bana kanseri bile unutturuyor.” [5]
Keşke o kadar erken gitmese ve tanınsaydı ve fikir oğulları ve kızları daha da çoğalsaydı. Bu ülke başka bir halde olabilirdi…
Ölümünün 53. yıldönümünde onu rahmet ve minnetle anıyorum. Ülkede kitlelere (hele ki böyle karmaşık ve iyice deforme olduğumuz bir dönemde) tanıtılmasının son derece önemli olduğunu düşünüyor ve aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Dipnotlar:
[1] Cenk Ağcabay, Dr. Hikmet Savaşçı Bir Hayat 1902-1971, Sosyal İnsan Yayınları, sf. 188.
[2] Hikmet Kıvılcımlı, Eyüp Sultan Konuşması, Köxüz Yayınları. Link: https://radikalhareket.wordpress.com/wp-content/uploads/2015/12/hikmet-kivilcimli-eyup-sultan-konusmasi.pdf
[3] Cenk Ağcabay, Dr. Hikmet Savaşçı Bir Hayat 1902-1971, Sosyal İnsan Yayınları, sf.187.
[4] Hikmet Kıvılcımlı, Günlük Anılar, “Kim Suçlamış”.
[5] Hikmet Kıvılcımlı, Günlük Anılar.





Bir Cevap Yazın