Söyleşen: Hüseyin Arif Sarıyaşar
Hegemonya ve temsiliyet krizini teorik olarak tartışmaya açmak istediğimizde sınıf mücadelesini ve krizin mücadele bağlamındaki görünümlerini de göz önüne almamız gerekiyor. İşçi sınıfının büyük bir çoğunluğunun temsilini Ak Parti hükümeti ve ardından meclisteki büyük muhalefet partilerinde bulduğunu düşündüğümüzde, sınıf savaşını merkeze alan okuma biçimleri için büyük bir çıkmazla karşılaşıyoruz. Bu sebeple rıza ilişkilerinin sınıf mücadelesinde nasıl inşa edildiğini, sendikal hareketin önüne nasıl handikaplar yerleştirdiğini, temsiliyet ilişkileri bağlamında sendikal mücadelenin potansiyelini kavrayabilmek adına sorularımızı Bağımsız Maden İşçileri Sendikası örgütlenme uzmanı Mert Batur’a yönlendiriyoruz.
***
Soma’da verilen mücadeleyi düşününce, Bağımsız Maden İşçileri Sendikasının ortaya koymuş olduğu pratik mücadelenin değerini ve de işçilerin mücadelenin biçimini ve sözünü belirlemesinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bağımsız Maden-İş yaptığı belli eylemler ve ısrarı sonucunda işçilerin lehine bir yasanın yapılmasına dahi vesile oldu. Öte yandan Soma katliamının yaşandığı süreçte farklı sol-sosyalist partiler, kitle örgütleri Soma halkıyla iletişime geçmeye çalışmıştı. Sonrasında 2024 yerel seçimlerine kadar, yani uzun bir süre AK Parti yerel yönetimde seçilmeye devam etti. Bilhassa muhalif kamuoyunda “Soma halkı bu faciaların asıl sorumlusunun AK Parti olduğunu görmüyor mu, niçin bir değişikliğe gitmiyor” minvalinde birçok çıkış olduğunu gördük. Birçok çevre sermayenin talanından mağdur olan Soma halkının AK Parti’nin temsiline rıza göstermesinden rahatsız oluyordu. Bu durum aşina olduğumuz, hepimizin aydınlanmacılık eleştirisinin de ötesinde cevaplarının olduğu bir şey. Fakat bu örnek rıza-temsil ilişkileri ve sınıfın sendikal mücadelesini konuşmaya başlamak için iyi bir nokta. Sence Soma özelinde AK Parti’nin inşa ettiği rıza mekanizmalarının nasıl çalıştığını, sendikal mücadelede bunun nasıl karşılıkları olduğunu Soma maden katliamı sonrasındaki Bağımsız Maden-İş örneğinden görebilir miyiz? Sen bu bağlamda nasıl bir çıkarım yapıyorsun?
Mert: Soma halkı ve madenciler, Soma Katliamının hesabını sormak için katliamdan hemen sonraki süreçte çok uğraşmış; günlerce, haftalarca süren sonsuz sayıda eylem, açıklama, yürüyüşlerle. O dönem Erdoğan’ın Soma’ya geldiği, bilindik “kader”, “fıtrat” vb. laflarla bir açıklama yaptığı, bunun üzerine gelen fiili tepkinin büyüklüğü sebebiyle bir markete sığındığı, hatta bu tip protestoları engellemek için o dönem Başbakanlık Müşaviri olan Yusuf Yerkel yerde madenci tekmelediği basında da geniş yer bulduğu için biliniyor. Bunun on katını, yüz katını, her gün aralıksız yapıyor Soma halkı ve madenciler. Katliamdan sonra iki aya yakın işe gitmeyen, bütün eylemlere istisnasız katılan bir madenci kesimi var. AKP binasına, devlet binaları önüne sonsuz kalabalıkların yürüdüğü; polisin ve jandarmanın bu eylemleri engellemek için şehrin giriş çıkışlarını kapattığı günlerden geçiliyor. Zaten yeraltı kömür işletmelerinde çalışan madencilere çift asgari ücretten düşük ücret verilemeyeceğini düzenleyen yasa bu büyük tepkiyi kontrol altına almak için çıkarıldı.

[Kaynak: https://12punto.com.tr ]
Bunlarla beraber, Soma’daki hâkim sarı sendika anlayışı da değiştirmek üzere örgütleniyor madenciler. Sarı sendika T. Maden-İş’in istisnasız her zaman olduğu gibi; Soma Katliamına giden süreçte de patron yanlısı tutumuyla işbirlikçi olması, 301’in ölümünde payı ve sorumluluğu sebebiyle madencilerin protesto hedeflerinden biri oluyor. Onlar, yüzler halinde T. Maden-İş’ten istifa ederek DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen’e üye oluyorlar. Bunun anlamını şuradan kıyas ederek düşünelim: Soma’dan yaklaşık bir yıl sonra Renault işçilerinin eylemleriyle karakterize olan “Metal Fırtına” döneminde yine sarı sendikadan istifa eden işçiler DİSK’e bağlı Birleşik Metal’e geçerken “Onlara verilen aidat Türk askerine kurşun olarak döner” diyenlere karşı bunu yapmıştı. Yani Soma’daki sendika değişikliğini de sıradan bir tercih gibi düşünmemek lazım, bütün bu ablukaya rağmen sarı sendikalardan kurtulmak için de sonsuz çaba gösteriyor o dönem madenciler. Tabi DİSK de büyük ihanet ediyor madencileri kendisine örgütleyen öncü işçilere, buna sonra geliriz.
Soma Katliamında Soma halkıyla ve madencilerle dayanışma ilişkisi kuran, beraber mücadele imkânları arayan çok sayıda sol, sosyalist, komünist, devrimci kurum oluyor. Ancak bu çaba ya olağan zamanların gerektirdiği gösterişsiz odaklanmayı, yoğunlaşmayı, sürekliliği kazanamıyor ve böylece iddiasıyla sınanınca sorumsuzluk sayılabilecek pratiklerle kendiliğinden yok oluyor ya DİSK’in küçük hesapçı satış pratiğine ortak olduğu için kendi varlık zeminini dinamitliyor.
Özetle, madencilerin o dönem ortaya koyduğu sendikal ve siyasal reaksiyon şiddetle, rızayla, ihanetle, tehditle; egemenlerin her türlü hünerini seferber etmesiyle kontrol altına alındı. Katliamı takip eden bu olağanüstü dönem geçtiğinde ise geriye hayatını sürdürmek için yine madende çalışmaktan başka şansı kalmayan yalnız madenciler kaldı. Bu noktada ayağını Soma Katliamına sebep olan ekonomik, siyasal, sendikal zincire karşı olma iradesine basan bir güç olarak organize olmak için artık süreklilik, odaklanma vb. nitelikler gerekiyordu; bu da bizi Bağımsız’ın kuruluşuna götürecek zaten.
Bağımsız’ın kuruluşuna giden çabayı dışarıda bırakarak bir parantez açalım: Soma Katliamında Soma halkıyla ve madencilerle dayanışma ilişkisi kuran, beraber mücadele imkânları arayan çok sayıda sol, sosyalist, komünist, devrimci kurum oluyor. Ancak bu çaba ya olağan zamanların gerektirdiği gösterişsiz odaklanmayı, yoğunlaşmayı, sürekliliği kazanamıyor ve böylece iddiasıyla sınanınca sorumsuzluk sayılabilecek pratiklerle kendiliğinden yok oluyor ya DİSK’in küçük hesapçı satış pratiğine ortak olduğu için kendi varlık zeminini dinamitliyor. Çok çok az sayıda ama onurlu bir çaba içerisinde olanların bir kısmı ise iktidarın siyasi operasyonları karşısında ayakta kalamıyor. Geriye sağıyla, soluyla düzen güçleri kalıyor. Bunlar içerisinde tercih yaparken de memleketin geneli nasıl davrandıysa yıllar boyunca öyle davranıyor Soma halkı da… Sonuçta son seçimlerde düzen muhalefetinin güçlendiğini herkesle beraber sezip ona göre bir oy verme tercihi ortaya koydu. Nihayetinde ikisi de Soma’daki maden şirketleriyle sıkı ilişkili avukatlar olan belediye başkan adayları arasında bir tercih konuldu Soma halkının önüne. Bu da değişim iradesinin egemenler açısından bir başka manipülasyon biçimi.
Siyasi kavrayış açısından da gerçekleşen bazı olayların kendiliğinden siyasi sonuçlar doğuracağını düşünmek, terk etmemiz gereken bir kısa devre düşünme alışkanlığı. Öyle olsa en büyük acıları yaşayan halkların en büyük isyanları ortaya koyuyor olması gerekir ama öyle olmuyor; en çok ve en etkin örgütlenmelere sahip olan, en çok deneyim biriktirmiş, siyasi bilinci en çok sınanmış, birbiriyle en çok ilişki kurmuş vb. bir dizi özelliğe sahip olan topluluklar toplamda bakılınca önemsiz ya da tekil sayılabilecek olaylar karşısında dahi siyasi sonuçlar üretebilecek davranışlar sergileyebiliyor. Aksi durumda egemen güçler, kendisine yönelik bağımlılık ilişkisini tahkim etmenin sonsuz yolunu buluyor. Yani 301’in ölümü Soma’da ve ülkede büyük değişimlere sebep olmalıydı diye düşünen varsa sorumluluğu kendinde arayacak, en azından bundan sonrasına hazırlık yapabilmek için…
Peki sence bu yerel bölgedeki temsil ilişkilerinin değişimi için, halkın içinde olduğu paradigmanın değişimi için sendikal mücadele yeterli mi? Sendika araç olarak nasıl bir durumda, bölgesel dönüşüm açısından bir kabiliyeti var mı?
Mert: Önceki soruda bıraktığımız yerin devamından bir örnek daha anlatayım, oradan temsil ilişkilerini tartışalım. Katliamdan sonra oluşan işçi ve halk tepkisi içerisinde kuvvetlenen ilişkilerle Soma Madenciler Meclisi bir araya geliyor. Bu meclis, madencilerin az önce bahsettiğim sarı sendikadan koparak DİSK’e geçmesini ve böylece Dev Maden-Sen’in barajı geçmesini de organize ediyor. Aralarında kaybettiğimiz kurucu genel başkanımız Tahir Çetin’in de olduğu meclis, DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen için yönetim adayları çıkarıyor. Somalı madenciler kongreye katılmak üzere salona gittiklerinde kongreye katılmalarını engellemek için DİSK önlükleriyle barikat kurmuş sosyalist partilerde örgütlü gençleri karşılarında buluyorlar. Barikatı aşıp içeri girdiklerinde, salonda madencilikle uzaktan yakından ilgisi olan tek grup kendileri oluyor. Çeşitli ideolojik angajmanlarla belirlenmiş ve madencilerin sarı sendikalardan kaçarak gittiği tek adrese çöreklenmiş bir hazirun, devrimci sendikayı katliamdan sağ çıkmış Somalı madencilerden koruyor. Şimdi; madencilerin kendi sendikalarında söz ve yetki sahibi olmasını, kendi sendikalarını yönetmesini, hepsini geçtim bunlara aday olmasını bile engelleyen akıl zinciri; nasıl olacak da yerleşik temsil ilişkilerine karşı, bırakalım devrimciliği, eleştirel bir hat kurabilecek? Temsil ilişkisi burada da baş aşağı duruyor.
Somalı madenciler kongreye katılmak üzere salona gittiklerinde kongreye katılmalarını engellemek için DİSK önlükleriyle barikat kurmuş sosyalist partilerde örgütlü gençleri karşılarında buluyorlar. Barikatı aşıp içeri girdiklerinde, salonda madencilikle uzaktan yakından ilgisi olan tek grup kendileri oluyor.
Bağımsız Maden-İş’in mayası; öncülü sayılabilecek Soma Madenciler Meclisi’nin bu ve buna benzer sonsuz sayıdaki deneyimidir. Bugün Soma’da çalışan 15.000’den fazla madencinin ve bölge halkının, hükümetin ve patronların doğrudan tanıdığı bir noktaya geldiyse, bu süreçlerde sıkı sınanmalardan geçtiği için, kendi pozisyonunu ve sendikacılık tarzını bu yollarda kavga ede ede geliştirdiği içindir. Yani Bağımsız; elbette bir sendikadır, mücadeleci bir sendikadır, sarı ve bürokrat sendikalarla kavga eden bir sendikadır ama hepsinin özünde var olduğu zeminlerdeki yerleşik egemen güç ilişkilerine meydan okuma, onları gücü oranında zorlama ve işçi sınıfı için yeni değerler, mücadele deneyimleri geliştirme iradesi taşımaktadır. Zaten bu anlayışla; kurulduğu bölgede örneğin tekstilde, tarımda, gıdada, mağazada vb. çalışan işçilerin de bölge halkının da başı sıkıştığında başvurduğu ve dayanışma gösterdiği bir güç odağı haline geldi. Yoksa ücret, işkolu, işyeri sendikacılığıyla, 6356 sendikacılığıyla; bırakalım temsil ilişkilerini fiili güçle zorlamayı, bilindik anlamda sendikacılık bile yapılamaz. Bu bilinçle hareket ettiği sürece Bağımsız, işçi hareketi içinde önemini ve etkisini koruyarak ilerletecek.
İşçi hareketini uzaktan da olsa takip eden herkesin görebileceği gerçek şu; sendikalı-sendikasız, çalışırken-işten atıldıktan sonra, az kişiyle-kalabalık vb. her çeşit fiili hak arayışlarının olduğu bölgelerde, ki OHAL ve pandemi dahil işçi hareketinde bir devamlılık kolayca takip edilebilir, toplumsal-siyasal değişimler oluyor. Bu değişimler çok büyük oranda düzen içi karakter taşıyor ama altını biraz kazıyıp yerinde ilişkilendiğinizde hesap kesme iradesi ile direnişler arasında nedensellik demek abartılı olabilirse de açık bir bağlantı olduğu kesin. Yine Soma halkına ya da İliç halkına, madencilere, işçilere uzaktan akıl vermek yerine birlikte mücadelenin olanaklarını arıyorsak odaklanacağımız yer de sendikanın kendisinden ziyade bu son anlattığım kısım olmalı.
İşçi hareketini uzaktan da olsa takip eden herkesin görebileceği gerçek şu; sendikalı-sendikasız, çalışırken-işten atıldıktan sonra, az kişiyle-kalabalık vb. her çeşit fiili hak arayışlarının olduğu bölgelerde, ki OHAL ve pandemi dahil işçi hareketinde bir devamlılık kolayca takip edilebilir, toplumsal-siyasal değişimler oluyor.
Yani burada bir değişimi mümkün kılabilecek araç olarak sendikal mücadele mümkün olsa da, alışılmış ve sarı sendikalaşan biçimden başka bir örnek gerektiğini söylüyorsun…
Mert: Kaybettiğimiz kurucu genel başkanımız Tahir Çetin bir röportajında anlatıyordu: “Türkiye solu dedi ki; ‘Biz yardım yaptık, biz onu ettik, bunu ettik. İşte bu işçileri AKP’ye vermeyecek oy diye düşündük.’ AKP’ye oy verir bu işçi. Neden? Çünkü AKP’den başka bir şey görmedi. Bugün o AKP olsun, sarı sendikalar olsun, patronlara karşı olsun işçiyi savunacak, işçinin hakkını da söke söke alacak sendika olduktan sonra AKP’ye de oy vermez, kendi hakkını yiyen siyasi partiye de oy vermez, geleceğini en iyi şekilde kuracak vaziyete gelir. Sen evde oturacaksın, işçi ana muhalafete ya da istediğin partiye oy verecek. Bu böyle değil. Kıçını kaldıracaksın, o işçiye dokunacaksın, o işçiye yol göstereceksin. Elini tutmadığın bebek yürür mü?”
Tahir abi kendisi de anlattığı gibi mücadele içinde siyasallaşmış, kavrayışı hareketle beraber gelişmiş bir işçi önderi olarak “işçinin hakkını söke söke alacak bir sendika” derken, bunu yapabilecek bir güce sahip olmaya işaret ediyordu, ahlaki bir tavır ya da siyasi bir konum bildirmekle yetinmeye karşı güç siyaseti öneriyordu; yaşamıyla ortaya koyduğu en önemli değerlerden biri de budur. Eksikliğini çok derinden hissettiği ve inşa etmeye çalıştığı, arayışında olduğu şey de buydu. Bir hareketin ve mücadele deneyiminin, doğrudan yöneldiği hedef dışında siyasallaşma düzeylerinde de değişikliklere yol açtığını kendisi de deneyimleyerek görüyordu.
Örneğin İliç’te 13 Şubat’ta dokuz madencinin siyanürlü toprak altında kalmasından sonra kamuoyunda Soma benzeri bir tartışma yapıldı. Dışarıdan bakılınca tepkisizlik olarak görülen gergin bekleyiş kendisini önce sarı sendika T. Maden-İş’e tepki olarak dışa vurdu, sonra da Anagold’la göbekten bağlı hale gelmiş, çok büyük bir patronaj ilişkisi geliştirmiş AKP’li belediye başkanının yerine MHP’li olan ama asıl seçilme sebebi şirketle bugüne kadar ciddi bir patronaj ilişkisine girmemiş adayın getirilmesi biçiminde görüldü. Nihayetinde ailelerin Anagold’a yürümesi vb. yarı-eylemler de açığa çıktı. Bunların hepsinin öncesinde işçilerin; maden patronlarının ve sarı sendikanın bugün halen süren bütün tehdidine ve baskısına rağmen çok ciddi bir direnç örneği ortaya koyarak birkaç gün içinde toplu olarak Bağımsız’a üye olması süreci var. Anadolu’nun ortasında, küçücük bir ilçede, egemenlerin istisnasız bir blok olarak karşısında durmasına rağmen bu iradeyi ortaya koymayı kavramadan, kestirme tahlillerle yol yürümek mümkün değil. Ne işçi hareketi açısından ne de devrimci hareketin önündeki olanakları kavrayabilmek açısından…
Ancak bütün örneklerde anlatmaya çalıştığım gibi; bunun tersi bir kolaycılığa da hayat izin vermiyor. Sonuçta bir sendika ne kadar mücadeleci olursa olsun nitelik olarak bir demokratik kitle örgütüdür. Sendikalar, örneğin derneklere göre kendine özgü avantajlara sahip kuvvetli bir işçi birliği kurulması açısından. Ancak yine kendine özgü sınırları ve dezavantajları da var. Bir demokratik kitle örgütü, somut duruma uygun olarak bir nitelik sıçraması geçirerek başkalaşmadığı sürece egemen güç ilişkilerini dağıtabilecek bir araç değil, böyle bir iddiası da olmaz. Güçlü bir demokratik kitle örgütü; yaygın ilişkileri, mücadele deneyimi, biriktirdiği bilgi dağarcığı vb. ile kendisiyle ilişki kuran her türlü siyasi çabayı etkiler ve ondan etkilenebilir. Bunun tek muhatabı da devrimciler değil ne yazık ki, egemenler de her türlü güçle onları etki altına almak için çaba sarf ediyor. O yüzden işçi hareketiyle sosyalist hareket arasında Lenin’in mezcetme olarak tarif ettiği karşılıklı ilişkiyi sağlıklı biçimde kurma görevi, özetle devrimci hareketin inşası görevi de yine ismiyle müsemma devrimcilerin sorumluluğunda. Bunun illa ki işçi hareketi olması gerektiği tartışmalı bir konu ama genel düzeyde en azından şöyle ifade edebilirim; ayağını güven ilişkisi içinde kendisini kanıtlayarak özellikli bir parçasına dönüştüğü büyük bir toplumsal örüntüye basmayanın bu devrimcilik görevi karşısında hiçbir şansı olmuyor.
Sendikaların aslında bir kitle-meslek örgütü olması itibariyle tüm kimlikleri kesen bir yapıda olması beklenir. Fakat, bunun karşısında farklı sendikal konfederasyonlar olduğunu ve bu konfederasyonlar arasındaki farkın salt emek meselesine yaklaşımda değil kimliksel aidiyet bağlamında da olduğunu görüyoruz. Örneğin HAK-İŞ ve DİSK bağlamında. Emeğin örgütlenmesinde ve devrimcileşme süreçlerinde kritik bir araç olan sendikalar için temsiliyet handikapından sıyrılmanın imkânı var mı sence?
Mert: Bu konfederasyonlar arasında genel olarak bir sendikal rekabet ya da mücadele değil, işbölümü var. Egemenler, her türlü işçi kesiminin her türlü sendika ile kapsanamayacağını bildiği için somut duruma uygun olan hangisiyse onunla yol yürümeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de işçi kesimlerinin dinî, siyasi, kültürel eğilimlerini göz önünde bulunduruyor. Yani diyelim Sivaslı maden işçisi için birini, Kütahyalı metal işçisi için diğerini, Konyalı gıda işçisi için ötekini devreye sokabiliyor. Ya da örneğin bir yerde Türk-İş’e bağlı bir sendikanın toparlanamaz kötü izleri varsa, başka bir konfederasyon devreye sokulabiliyor. Birinin tutamadığını, diğeri tutuyor. Arada bazen sürtüşmelerin yaşanması da tabloyu inandırıcı kılması açısından teşhir değil tahkim niteliğinde geliyordur egemenlere… Hele bir de ilgili işkolunda kurulmuş mücadeleci bir sendika varsa, onu boğma esasına dayanan bu işbölümü uzaydan bile görünür.
Elbette bu tablo içinde üç büyük konfederasyonun eşit olduğunu iddia etmiyorum. İşveren örgütleri en sıkı ilişki içinde olduğunu önce tercih ediyor, olmuyorsa diğeri şeklinde terditli bir yaklaşımı oluyor. Yoksa mümkünse işyerinde hiç sendika olmamasını tercih ederler. Ancak, özellikle işçi hareketinin nabzının attığı büyük işyerlerinde işçinin sendikasız olması da başka bir risk barındırdığından; işçilerin doğrudan eylemini makul sınırlarda tutmakla görevli bir sendikanın varlığı da özel olarak tercih ediliyor.
Egemenler, her türlü işçi kesiminin her türlü sendika ile kapsanamayacağını bildiği için somut duruma uygun olan hangisiyse onunla yol yürümeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de işçi kesimlerinin dinî, siyasi, kültürel eğilimlerini göz önünde bulunduruyor. Yani diyelim Sivaslı maden işçisi için birini, Kütahyalı metal işçisi için diğerini, Konyalı gıda işçisi için ötekini devreye sokabiliyor.
Yani işçiyi sükûnet altında tutmanın tek bir yolu yok, patron örgütleri bunu deneyimleyerek öğrendiler ve insan kaynakları adı altında kendilerini her gün geliştiriyorlar. Bu gelişmeleri, konfederasyonların bu işbölümündeki yerini, mafya bozuntusu sarı sendika Türk-İş’in, HAK-İŞ’in kuruluşlarını ve bağlantılarını, mücadele tarihiyle varlık kazanmış DİSK gibi örgütlerin nasıl içerildiğini, tümünün işçi hareketi üzerinde tam kontrol amacıyla geliştirilen yeni nesil sendikacılık, uzlaşı sendikacılığı vb. açılımlar etrafında nasıl koordine edildiğini; holdinglerin finanse ettiği zirvelerden, think-tank çalışmalarından, büyük toplantılardan ve bu örgütlerin temsilcilerinin yan yana poz verdiği fotoğraf karelerinden herkes rahatlıkla takip edebilir.
Eğer bu durumu bir sorun olarak tespit ediyorsak ve aşmak istiyorsak, bir dizi görev daha üstleneceğiz demektir. İşçilerin, egemenlerin bir aparatına dönüşmüş bu sendikalar üzerindeki denetimlerini fiili yollarla artırmak, buralarda ortaya çıkan gerilimleri egemenlerle mücadelenin bir parçası olarak görüp kopuşu hızlandırmak, işçilerin fiili-meşru-haklı mücadelelerini sendika ayrımı gözetmeksizin desteklemek, benzer tartışmalar içinde olan işçilerin birbiriyle temas etmesini sağlamak, sarı sendikacılıkla, bürokrat sendikacılıkla, sendika ağalığıyla, aidat yağmasıyla beslenen bu ihanet şebekeleriyle kesintisiz mücadele etmek, işçilerin imkânsızlıklar içinde dahi sıkı bir birlik ve mücadele çizgisiyle sonuç alabileceklerini gösteren örnekleri çoğaltmak ve görünür kılmak, bu deneyimlerden bazı ilkesel yaklaşımlar geliştirmek, sendikacılık müsameresine çomak sokarak bağımsız, birleşik, güçlü bir işçi hareketinin inşasını öne çıkarmak…
Böylece “devrimci sendika” bir çeşit “kızıl sendika”, “solcu sendika”, “solcu işçilerin sendikası” vb. olarak ya da bu kültürel bölünmeden payına düşenle yetinip sessiz uzlaşıya dahil olarak değil; bu çarpık temsil tablosunu dağıtmaya odaklanan bir pratisyen konumlanışı olarak anlam kazanıyor.
Son olarak meseleyi daha teorik bağlama taşıyabileceğimiz bir soruya yönelelim. Gramsci burjuva devletlere karşı bir devrimci strateji teorisi üretmeye çalışırken devleti, etrafı hegemonyadan bir hendekle çevrelenmiş şekilde tarifliyor. Yani çekirdeği devlet teşkil etse de devrilmesi için çevresindeki koruyucu rıza üretimi hendeğinin, sivil toplumun aşılması gerekliliğinden bahsediyor. Dolayısıyla burada hegemonyanın bahsettiğin oligarşik yönetim ve sermayedar ilişkileriyle alakadar olduğunu görüyoruz. Soma havzasında iki önde gelen rakip adayın da maden sahiplerinin avukatları olması, bu yapıların sadaka ilişkileri kurması ve bunun rıza üretimini sağlaması gibi. Bu bağlamda bir araç olarak sendika ya da fiilî meşru mücadele, Türkiye geneline baktığımızda bu rıza ilişkilerini delmenin neresinde duruyor? Malatya ve Antep’te BİRTEK-SEN pratiğini, Soma’da Bağımsız Maden-İş’in mücadelelerini düşününce, sendikal mücadele bu temsil ilişkilerini tersine çevirmekte işe yarar bir araç mı?
Mert: Teori alanında bir ayağımız arayışta olacak ama öteki ayağımızı doğru bildiklerimizden kaldırırken çok daha muhafazakâr olacağız. Yani doğru bildiklerimizden öyle hızlıca vazgeçip arayış marjını bizi kişiliksiz kılacak kadar genişletmemeliyiz. Bunları elbette Gramsci için söylemiyorum, o takip ettiğimiz ve bir parçası olduğumuz teorik geleneğin önemli isimlerinden biri ama Gramsci ve benzerleri hatta Marx ve Lenin üzerinden çekilen ideolojik operasyonlara karşı da dikkatli olmalıyız. Bu isimlerin, o ya da bu koşulda yazdıklarını öne çıkararak ya da o veya bu konudaki yaklaşımını bütünün bir parçası olarak değil de hakikatin kendisi gibi sunarak yapılan saldırıya karşı tedbirli davranmalıyız diye düşünüyorum. Özellikle iktidar ve onun parçalanması konusunda düşünürken iki kez dikkatli olmalıyız.
Üretim sürecinin toplumsal yeniden üretimi, bize düşünmek için önemli bir zemin sunuyor. Bu bağlamda özellikle üretici güçlerin sürekli veya birbirini tekrar eden periyotlar halinde yeniden üretilmesi gerekir. Bu sürecin başlangıcı da emek gücünün belirli bir süre için satın alınmasıdır, böylece işçi kendisine çalışmasının sonunda ücret olarak verilecek birikimi ve geri kalan her şeyi üretir. Aldığı ücret yoluyla kendisini ertesi periyottaki çalışmaya hazırlar. Bu “geri kalan her şey” ifadesini de tamamlayalım: Bunun içinde işçinin kendi sefaleti de vardır, işçi kendisini işçileştiren üretim sürecinin toplumsal yeniden üretimi için gerekenleri de üretir. İşçiyi her gün silah zoruyla çalıştırmak ve artı-değere el koymak da üretim sürecinin sürekli olmasını sağlar ama egemenler açısından hem çok pahalıdır hem de güvenli değildir. Bu sebeple koşullar işçinin “kendi özgür iradesiyle” üretim sürecine katıldığı biçimde dizayn edilir. Tam örnek değil ama anlaşılması açısından, dönelim başa, Soma’da tütün üretiminin tasfiye edilmesiyle köylülerin maden şirketlerinde işçi olmak için kendi başvurması gibi.
Teori alanında bir ayağımız arayışta olacak ama öteki ayağımızı doğru bildiklerimizden kaldırırken çok daha muhafazakâr olacağız. Yani doğru bildiklerimizden öyle hızlıca vazgeçip arayış marjını bizi kişiliksiz kılacak kadar genişletmemeliyiz. Bunları elbette Gramsci için söylemiyorum, o takip ettiğimiz ve bir parçası olduğumuz teorik geleneğin önemli isimlerinden biri ama Gramsci ve benzerleri hatta Marx ve Lenin üzerinden çekilen ideolojik operasyonlara karşı da dikkatli olmalıyız. Bu isimlerin, o ya da bu koşulda yazdıklarını öne çıkararak ya da o veya bu konudaki yaklaşımını bütünün bir parçası olarak değil de hakikatin kendisi gibi sunarak yapılan saldırıya karşı tedbirli davranmalıyız diye düşünüyorum. Özellikle iktidar ve onun parçalanması konusunda düşünürken iki kez dikkatli olmalıyız.
Üretim sürecinin sürekliliğini sağlamak için ne gerekir? İşçinin bu çalışma ilişkisine razı edilmesi, uyduğu müddetçe ödüllendirilmesi, sinirlendiğinde teskin edilmesi, kafa tuttuğunda tehdit edilmesi, uyum sağlayamadığında veya uymayı reddettiğinde cezalandırılması, diğer işçileri terbiye etmek üzere teşhir edilmesi, üretim araçlarına sahip olanların her türlü yeni projesine itaat etmesi… Bunları mümkün kılmak için her türden araç; yani mahkeme, cezaevi, siyasi parti, eğitim kuruluşları, medya, seçim, polis, jandarma, yerel yönetim, sendika… Siyasi iktidar da bütün bu trafiği organize etmek ve çalışır halde tutmakla görevlidir. Bunlar için çok ciddi maliyetler çıkar. O da işçinin her gün işe gitmesinden karşılanır. Sefaletini üretme döngüsünü tamamladık. Siyasi iktidar için bu sürekliliğin üretim sürecinin içinden ya da toplumsal yeniden üretiminden kesintiye uğrama riski fark taşımaz, o yüzden kendi varlığını, güç tekelini ve işlevini korumak için her türden değişkene göre konumlanır. Yani savaş veya iç savaş, ayaklanma, salgın hastalıklar, doğal afetler vb. her türden değişken…
Dönelim pratik konumumuza. Bu sürecin kesintiye uğraması doğru müdahalelerle yaygın bir siyasallaşma imkânı yaratır. Örneğin sarı sendikacılığın kavranmasıyla, emperyalist hiyerarşik iş bölümünün kavranması birbirine zannedildiği kadar uzak değildir. Çünkü biriyle mücadele etmeye başladığınızda karşınıza diğer unsurların dikildiğini görürsünüz, eğer ısrarınızı sürdürebilirseniz halkayı tamamlarsınız. Bu ısrarı sağlayacak bir öncü işçi müfrezesi, onların etrafında bir militan işçi grubu, onları izleyen ve destekleyen bir işçi kitlesi bunu sağlayabilir. Sendikanın ilke ve programı ise harç görevi görür. Bu anlamıyla iktidarı ele geçirme hedefindeki devrimcilerin sendikalarla ilişkisi Lenin’in seçimlere ilişkin genel yaklaşımına benzer bir pozisyondur, yani seçimlere seçimleri teşhir etmek ve ilişki ağlarını yaygınlaştırarak destek toplamak için girilir. Bu, seçimler kazanılamaz demek değil, hedeflenen siyasi program seçim kazanılarak uygulanamaz demektir. Yani bizim kıyasımızda sendikal barajlar geçilebiliyorsa geçilmelidir, toplu sözleşmeler yapılabiliyorsa yapılmalıdır, direnişler kazanılabiliyorsa kazanılmalıdır vb. ancak bunlar işçilerin kendi sefaletini ürettiği üretim ilişkilerini değiştirmez. Onun için bu denkleme biraz da Lenin eklemek gerekir. Ve elbette “legaliteyi istismar” da siyasetteki diğer pek çok şey gibi bir güç sorunudur, içinde “legalite tarafından istismar” riskini de taşır.
Sonuçta; Antep ve çevresinde BİRTEK-SEN, Soma başta olmak üzere maden bölgelerinde Bağımsız Maden-İş ya da mücadeleci pratikleriyle tanınan DGD-SEN, PTT-Sen, İnşaat-İş, Tarım-Sen vb. örnekler işçilerin karşısında sımsıkı bir birliktelikle duran oligarşik yapının yaygın ve gerçek teşhiri, onun geriletilmesi, zorlanması, imkân buldukça parçalarının dağıtılması gibi işlevleri üstlenmeye çalışıyor. Bu aynı zamanda şu demek; işçilerin en ufak bir hak kazanmak için dahi bizim “holdingci güçler” olarak isimlendirdiğimiz, teorik çerçevesini az önce anlattığım bu oligarşik yapının karşısına çıkmaktan başka şansı yok. O yüzden bu dışında kalınacak, haydi diyelim dışarıdan desteklenecek bir gündem değil. Özellikle de işçi hareketiyle yetinmeyeceksek…





Bir Cevap Yazın