FİKRET SOYSAL
“Krizler, sarsıntılar, hastalıklar tesadüfen ortaya çıkmaz. Bir gidişatı düzeltmemiz, yeni yönelimler keşfetmemiz, başka bir yaşam yolunu deneyimlememiz için gösterge görevi görürler.” Carl Gustav Jung
Demokrasi kültürünün uzun zamandır yaşadığı kriz, İsrail’in insanlığın gözü önünde korkunç bir katliama girişmesiyle apaçık hale geldi. Krize mündemiç savaş makinesi alttan işleyişini bırakarak en çirkin haliyle ortaya çıktı. Şimdi gözümüzün önündedir. İsrail’in, konspiratif, gizli, sınırları belli olmayan özellikleri, demokrasinin tam zıddıdır. İnsanlığın bunca tecrübesine rağmen, bütün insanlığı karşısına alabilen bir savaş makinesinin durdurulamaması, insanlığın demokratik birikimine karşıtlık içermekle beraber, bugünkü halde, demokrasi kültürünün sorgulanmasını da gerektiriyor. Liberal konsensüsün dağıldığı ve insanlığın savaşa doğru hızla gittiği bir gerçeklikte demokrasiyi özgürleşmeci siyasetin bir temeli ve parçası olarak tartışmak önemli, fakat ilk elde yapılması gereken sahnelenen demokrasinin vaziyetini ortaya koymaktır.
Yönyitimiyle başlayalım. Bu konuda Frank Ruda ve Jan Völker’in dikkatleri önemli, özetliyorum.
Günümüzde bir yönyitimi yaşıyoruz. Bugün siyaset denilen şey bütünüyle seçme özgürlüğü tarafından belirlenmiştir. Özgürleşme siyaseti de dahil olmak üzere her türlü siyasetin merkezinde bu bulunuyor. Ancak, Manifesto‘da belirtildiği gibi, burjuvazi, “hakkıyla kazanılmış ve üzerinde anlaşmaya varılmış sayısız özgürlük yerine vicdansız olan tek özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koyar”. Her özgür seçimin gerçekten salt ticaret özgürlüğü haline gelmesi şu demek olur: Çağdaş birey dünya pazarının sunduğu nesneler arasında seçim yapabilir, yapmalıdır ve buna mecburdur. Özgür seçim bu açıdan nesneler arasından yapılan bir seçip ayırmadır. Bu özgürlük, dışsallık kipini ister istemez şart koşar. Dışsallaştırmaya yönelik ve dışsallaştırma olarak böyle bir özgürlüğü Marx yabancılaşma diye adlandırmıştır. Günümüzde demokrasi, dolaşımdaki nesnelere şimdi ya da gelecekte seçilebilecek artı değer yaratan ya da vaat eden nesnelere yönelişiyle bir kâr ontolojisini ima eder. Böylelikle, pazar nesneleri gibi dolaşımda bulunan fikirlerin genel bir dışsallaşmasını, nesneleşmesini ve nihayetinde özgürlüğün nesneleşmesini temsil eder. Bu bir yönyitimidir. Burada tümüyle verili nesneye doğru olan ve içinde yer alındığında başka bir yönelişin var olup olmadığını sormanın mümkün olmadığı bir yönelişi anlıyoruz. Bu yönyitimi nesnelerden başka bir şeye yönelmeyi imkânsız olarak görür.

Cristóbal Schmal’a ait bir illüstrasyon.
Bugün sosyalizm de başka bir yönyitimi anını temsil ediyor. Komünizm hipotezi hep devlete bağlı kalmıştır. Bu, Batı’nın kapitalist yönetimlerine karşı kerteriz noktaları olarak iş görebiliyordu. Süregelen ayrım Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla ortadan kalktı. Bu çöküşün bugünkü hegemonyanın temel parametresi olduğu fikri sol hareketlerin çok sevdiği bir fikirdir. Bu yaklaşıma göre kurtuluşun tek yolu devlet sosyalizmine ve onun tarihi kalıntılarına sıkıca sarılmak ve oradan bir gelecek inşa etmektir. Bu tezi reddediyoruz. Yönyitiminin belirleyici anı bu çöküş değil, sosyalist siyasetin kapitalizm içindeki garip mevcudiyetidir. Bizce “sosyalist” sıfatı artık yönyitimi ile bağlantılı. Hatta esas belirtilerinden biri haline gelmiş durumda. Sendika, parti veya zayıf örgütlülükler, hangisi olursa olsun “sosyalist” esas olarak iktidara, ele geçirilmesi gereken devlet iktidarına yönelik bir etiket haline gelmiş durumda.
Günümüzde devlet sosyalizmi neredeyse yok gibiyken bu anlamda Sosyalist siyasetle her yerde karşılaşıyoruz. Sosyalist sıfatıyla devlet yapısı içinde de karşılaşıyoruz. Bu yazıda kullandığımız haliyle bu sıfat, büyük Sosyalist ötekine, yani sonunda sosyalizme tarihi hakkını teslim edecek olan tarihin ebedi yasalarına yönelme anlamındansa iktidarı hedefleyen siyasal fikirler orkestrasındaki seslerden biri anlamına geliyor. Yani Sosyalist sıfatı bugünkü haliyle devlete yöneliktir ve zorunlu olarak onun mantığı ile hareket eder. Ekonomik krizler şunu açıkça gözler önüne serdi: Bugün en aza sahip olanlar için bir şeyler yapmak isteyen biri en fazlaya sahip olanları kurtarmak zorundadır. Bu nedenledir ki bankaların çökmesini engelliyoruz. Sosyalizm devletin yeniden üretiminin bir aracı olarak iktidarın ele geçirilmesine dönüştüğü ölçüde yönyitiminin bir parametresi haline geldi. Sonuçta özetle şunu diyoruz: Sosyalist kendine karşı çıkan bir yönelişin adıdır. Sosyalist yönyitiminin adıdır. Ama dünya pazarı ve sosyalizm yönyitiminin iki anını adlandırıyorsa bunu nasıl daha köklü bir şekilde kavrayabilir ve yönyitiminden farklı olası bir yönelişi nasıl tasarlayabiliriz? (Ruda ve Völker, sf.175-178)
Günümüzde devlet sosyalizmi neredeyse yok gibiyken bu anlamda Sosyalist siyasetle her yerde karşılaşıyoruz. Sosyalist sıfatıyla devlet yapısı içinde de karşılaşıyoruz. Bu yazıda kullandığımız haliyle bu sıfat, büyük Sosyalist ötekine, yani sonunda sosyalizme tarihi hakkını teslim edecek olan tarihin ebedi yasalarına yönelme anlamındansa iktidarı hedefleyen siyasal fikirler orkestrasındaki seslerden biri anlamına geliyor.
***
Bu noktada Negri, Hobsbawm gibi düşünürler sosyalizm yerine “komünist” sıfatını öne çıkarıyorlar. Komünizm tarih boyunca şu anlama geliyordu: “Toplumun antagonisttik sınıflara bölünmesine kaynaklık eden emeğin dehşet verici iş bölümünü ve uzmanlaşmasını kaldırmak, farklı devletçi olmayan bir örgütlenme biçimi, son olarak da herkesin herkesle eşitliği.”
Öte yandan işçi sınıfının gücü ve özgürleşme siyasetindeki önemini tartışmalıyız. İşçicilik kendi başına yeterli mi? Şimdilik şu kadarını söylemekle yetinelim; proletarya kendi karşıtını ortadan kaldırırken kendini de ortadan kaldıran tarihteki tek sınıftır. (Marksist teze göre öyle düşünülmüştür) Proletarya diktatörlüğü ise bir tür zorunlu oksimorondur, proletaryanın yönetici sınıf olduğu bir devlet biçimi değildir. Burada sorgulanması gereken şey, işçi sınıfının demokratik atılımdaki tarihsel gücü ve öneminin bugünkü durumda yeniden değerlendirilmesidir.
***
Kapitalizm güncel krizini Çinvari bir sosyalizmle aşmayı deneyebilir. Nitekim Çin modeli sistemin teorisyenleri tarafından övülüyor ve oldukça verimli bulunuyor. Huntington ve Fukuyama bu isimlerden bazıları. Komünist sıfatının öne çıkarılması gerektiği tam olarak burada anlam kazanıyor. Negri, “Komünizm, eşitlikçi kolektif yerine dayanışmacı organik bir cemaat öneren sosyalizme karşıt olmak durumundadır.” diyor. Mesela Nazizm nasyonal sosyalizmdi, “nasyonal komünizm” değildi. Sosyalist bir antisemitizm olabilirken komünist bir antisemitizm olamıyor. Bu bağlamda Eric Hobsbawm, “Sosyalizm başarısız oldu, kapitalizm iflas etti. Sırada ne var” başlıklı bir köşe yazısı yayınladı. (Hobsbawm, 2009) Yazının cevabı ise “komünizm” di.
Özgürleştirici siyasetle demokrasi arasındaki bağın zayıflamasının iki nedeni var: Birincisi, meselenin antagonisttik boyutu ve siyasette tutkuları hesaba katmayan liberal konsensüsün fikri hakimiyetine yönelik güvensizlik. Ve ikincisi, sosyalist devlet tecrübelerinin totaliter, anti-demokratik hafızası. Liberal konsensüs dağıldı ve yeniden toparlama imkânı yok. Liberal uyum, çelişkileri, sorunları sürekli gizleyen, dünyayı sorunların biriktiği patlamaya hazır bombaya çeviren bir aldatmacaya dönüştü. Özgürlüksüz bir özgürlüğü ortaya çıkaran, nesneler arasındaki seçim dışında bir seçim tanımayan kurgusuyla siyaseti imkânsızlaştırıyor. Siyasetin yeniden gündeme gelmesi, ilk başta onun geçmişte kalmış bir şey olmadığını ortaya koymakla başlar.
Mesela Nazizm nasyonal sosyalizmdi, “nasyonal komünizm” değildi. Sosyalist bir antisemitizm olabilirken komünist bir antisemitizm olamıyor. Bu bağlamda Eric Hobsbawm, “Sosyalizm başarısız oldu, kapitalizm iflas etti. Sırada ne var” başlıklı bir köşe yazısı yayınladı. (Hobsbawm, 2009) Yazının cevabı ise “komünizm” di.
Sahnelenen İktidar kitabında, “geçmiş zamanlar hâlâ bize yakın olmasına rağmen bir silinme retoriğinin” işlediğini vurguluyor Georges Balandier. Bu durumun yitirilenlerin ilan edildiği bir tür nekroloji” olduğunu söylüyor. Köylerin, köylülerin, mesleklerin, maddi emeğin, okulun, bilgi iletiminin, inananların bağlılıklarının ve bunlarla birlikte siyasetin sonu… Bu bir açıdan siyasi olanın asla kaybolmayacağını biçim, aktör, sahne uygulama alanı değiştirdiğini, gizlense de kaybolmadığını unutmak anlamına geliyor. Balandier’e göre, siyaset ve yoldaşı tarih toplumların ve kültürlerin noksanlarına karşı giriştikleri mücadelenin ürünleri. Bu noksanlıklar, insan işlerinde kusurun azaldığına dair kesinlikten kaynaklanan bir yanılgı. Unutmaya sevk edildiğimiz sonu olmayan bir noksanlık. (Balandier, sf.13-14)
Tarihin sonunu ilan ve “yönetişimin” siyasetin sonunun göstergesi olduğunu iddia edenlerin tersine silinmeyen şeyler var. Finans kapitalizmle müttefik olan teknolojilerin bütün faaliyet alanlarını sömürgeleştirdiği günümüz, mevcut işleyişi galebe çalan bir “uzmanlar otoritesi” söz konusu. Finans-kapital sistemlerin ve makinelerin mantığıyla işliyor. Şimdiyi ve yarını projelerle anlamlandıran, öngören ve yönlendiren ve siyasi edimin yerine yönetişimi, kural ve yönetmeliklere uygun idareyi koyan bir yaklaşım bu.
İnsani ortamların ve bizzat insanın teknikleşmesi, sonucunda eski dünyadan kopuş, bir önceki yüzyıl biterken en olgun zamanlarına ermişti. Bu geçiş, sürüp giden tarihin yeni bir dönemine geçişten ziyade insanlık tarihinin yeni bir çağına, topyekûn başlangıcın ilk momentine benzer bir giriştir. Yeni olanın yarattığı yeni dünyalar var ve bu dünyalar uygulamalı bilimlerin, teknolojilerin ve muzaffer ekonomizmin bayraktarı şirketlerin birleşmesinden doğuyor. Yenidünyalar bilinir olmaktan çok uygulamaya dayalıdır, coğrafi mekândan ayrı olsa da gerçek anlamda varlar. Bu yeni sahaların sakinlerinde yarattığı his ise belirsiz bir geleceğe sürüklenmenin heyecanı ve yerinden yurdundan edilmişlik duygusu daha çok. (Balandier, sf.14-16)
Balandier’e göre, mevcut siyasi şantiyeler korku verici ve büyük meydan okuma alternatif biçimde bu şantiyelerde yükseliyor. Ya yönetilmeye rıza göstereceğiz ya da farklı ama henüz tamama ermemiş bir tarihin akışını yönlendirmeye başlayarak kendi kaderimizi inşa edeceğiz. Balandier burada klasik teoriye göre tam da siyasetin özü olan şeye aykırı bir durum görür: Siyaset sahası, bu sahayı tanımlayan ve siyasi birliğe mekân kazandıran sınırların artık yok olduğunu vurguluyor.
Klasik kuramda siyasi tahakküm meşrulaştırılır ve rıza onu güçlendirirdi: “Üst-modern dönüşümler ise bu iki koşula da engel teşkil eder. Değişimler çoğalıp hızlandıkça, meşruiyetin dayanaklarını sarsan kuvvetleri harekete geçirir. Bu meşruiyetin inşa edildiği ilkeleri hedef almak suretiyle rıza gerekçelerini zayıflatır, umutsuzluk ve reddedişten kaynaklanan ve yoğunluğu artan bir şiddetle yüzleşmeye mecbur bırakır.” (Balandier, sf.16) Balandier’in çizdiği tabloda esas sorun siyasetin halksız, uzmanlar eliyle yürütülmesi ve yönetişimin siyasetin yerini almasıdır.
Yönetişimin siyasetin yerini alması ve sahne arkasındakilerin (lobicilerin, uzmanların şirket yöneticilerinin vb.) karar alma süreçlerindeki hakimiyeti, örgütlü işçi sınıfının demokratik atılımdaki önemli tarihsel işlevinin ortadan kalkmasıyla çok ilgili. Sınıfın sayısal anlamda çöküşü, politikayı demokrasi öncesi olduğuna benzer bir duruma dönüştürdü: Ayrıcalıklı kesimlerin çıkarlarına hizmet eden bir siyaset.
Bugün canlılığın idaresi artık siyasi bir mesele halini almış durumda. “Maddi olmayanın” gerçeğin inşasına dahil olduğu yenidünyanın kontrolsüzce genişlemesi ciddi sorunlara neden oluyor. “Enformatikleşme” ve “iletişim” gibi kavramlar ise şeylerin bu yeni düzenini tanımlıyor. Bunlar daha ziyade araçlara, dispozitiflere, pratiklere işaret ediyorlar ama bu şekilde kurulan insani evrene dair mevcut bilgiye de onun geleceğine de çok az katkıda bulunuyorlar. “Bu noktada” diyor Balandier, “e-neslin, giderek genişleyen e-topluma uyumuna değinmek yetmez; demokrasinin daha doğrudan, daha hakiki olmasını sağlayacak bir e-siyasetin gelişini ilan etmek ise daha bile yetersiz kalır.” Balandier, derhal siyasetin yeniden inşa edilmesi çağrısında bulunur: “Siyaset ortadan kaybolmamıştır, aldatıcı bir yönetişimin ekranları arkasında yolunu kaybetmiştir.” (Balandier, sf.17)
Yönetişimin siyasetin yerini alması ve sahne arkasındakilerin (lobicilerin, uzmanların şirket yöneticilerinin vb.) karar alma süreçlerindeki hakimiyeti, örgütlü işçi sınıfının demokratik atılımdaki önemli tarihsel işlevinin ortadan kalkmasıyla çok ilgili. Sınıfın sayısal anlamda çöküşü, politikayı demokrasi öncesi olduğuna benzer bir duruma dönüştürdü: Ayrıcalıklı kesimlerin çıkarlarına hizmet eden bir siyaset. Colin Crouch bu durumu “post-demokrasi” kavramı ile tarif etmişti. Post-Demokrasi kitabında, işçi sınıfının çöküşünün kitlesel siyasi katılımda yarattığı boşluğu ve toplumun geri kalanıyla yalnızca lobiciler aracılığıyla ilişki kuran bir siyasi sınıfın gelişimini tespit ediyor. Crouch’a göre bu değişimlerin arkasındaki anahtar rol küresel şirketlerde. Eğitimin ve kamu hizmetlerinin ticarileşmesinden refah devletinin çöküşüne kadar bir dizi gelişmenin sonucu olarak, Yalçın Küçük’ün Kapitalizm yerine “Tekeliyet” demesini haklı kılacak bir durum söz konusu. “Küresel şirketlerin giderek artan siyasal önemleri, işçi sınıfının çöküşünün ardında bıraktığı boşluk ve bu boşluğun siyasi danışmanlar ve lobicilerden oluşan yeni bir sınıf tarafından doldurulma şekli (…), bütün bunlar, hükümetlerin sosyal politika alanında özel yüklenicilere iş vermeyi takıntı haline getirmeleri” (Crouch, sf.9) demokrasinin karşı karşıya olduğu sorunlar hakkındaki tartışmalara uygun düşüyor. (Crouch’un çizdiği tablo Türkiye için de geçerlidir.)
Demokrasi; manipülasyon, kışkırtma toplumsal ayrışma, reklamlar, sosyal medya trollerinin çığırtkanlıkları vb. yollarla seçim kazanmanın ve bu yolla bütün denetimleri ve özellikle halkın denetimini aşarak, temel olarak, şirket ve lobilerin siyasi kararları verdiği ve hükmettiği bir biçim almıştır. Buna otoriter yönetimlerin yükselişini, Çin cazibesini ve İsrail’in bitmeyen savaş mantığını eklemek gerekiyor. Yaşadığımız bir kayıtsızlık halidir ve kayıtsızlık ise özgürlüğün zıddıdır. Özgürlük her zaman disiplinle ilgili olmuştur. Özgürleşmeci siyasetin demokratik kazanımları korumak ve yeni biçimlerini icat etmekle beraber, kuralsızlığa, kayıtsızlığa, şirketlerin ve lobilerin -sahne gerisindekilerin- tahribatına karşı mücadele etmesi gerekiyor.
Crouch, politika ve hükümetin, demokrasi öncesi zamanların karakteristiğine benzer biçimde, yeniden gitgide ayrıcalıklı elitlerin denetimine geçtiğine işaret ederken, ideal olanı şöyle betimliyor: “Demokrasi, sıradan insanlardan oluşan kitlelerin, kamusal yaşamın gündemini belirlemeye tartışmalar ve özerk kuruluşlar aracılığıyla etkin bir biçimde katılmak için çeşitli fırsatlar bulmaları ve bu fırsatları faal bir biçimde kullanmaları halinde başarılı olabilir. Bu, çok sayıda insanın kamuoyu yoklamalarının pasif muhatabı olmaktansa önemli siyasi tartışmalara ve gündemi belirlemeye aktif bir biçimde katılacaklarına ve siyasi olayları ve sorunları takip ederken yeterince malumat sahibi olacaklarına yönelik ihtiraslı bir beklentidir. Bu, neredeyse asla tam anlamıyla gerçekleştirilemeyecek ideal bir model olmakla birlikte, tüm imkânsız idealler gibi bize önemli bir ölçüt sunar. Bir ideale göre, tavrımızın konumunu belirlemek daima değerli ve son derece kullanışlıdır, çünkü ancak bu şekilde kendimizi geliştirme imkânı bulabiliriz. İdeal tanımımızı daraltarak kolaylıkla becerdiklerimizle uyumlu hale gelmesini sağlamayı öneren daha harcıâlem yaklaşımdansa, demokrasiye yönelik böyle bir yaklaşımı benimsemek zaruridir. Daha kolay olan diğer yol ise demokrasiyi zayıflatan sorunları tanımlama konusunda aymazlığa, kendinden hoşnutluğa ve kayıtsızlığa götürür.” (Crouch, sf.12)
Crouch’un vurguladığı idealin tam aksi bir işleyiş söz konusu. Şirket yöneticileri ve yönetişim aktörlerinin belirlediği ve siyaset sahasının böylelikle daraldığı bir durumda, yönetilenlerin kayıtsızlığı ve siyasetten kopması değildir sadece olan biten; bu, sahne arkasındakilerin iktidarını da artıran bir durum. Burada Balandier, yakın ve uzak çevredeki aktörlerden bahsediyor. “Yakın çevrede, önde gelen politik figürlere bağlı küme, özellikle de üst düzey görevlilere erişim için rekabet halinde olanlar bulunur. (…) Kanaat ve “anketör” teknisyenleri, siyasi pazarlama ve iletişim uzmanlarını, nüfuzlu kişileri, yeni veya faydalı görülen fikirleri üreten entelektüelleri ve özel danışmanları birbirine yakınlaştıran sınırları belirsiz bir kümedir bu. Bunlar siyaset zanaatkârlarıdır, siyaseti biçimlendirirler, sözcükler ve görüntülerle siyasetin dramlaştırılmasını tasarlarlar. Birbiri ardı sıra gelen, her defasında kozun daha yükseldiği siyasi momentlere göre iş görürler; buna karşın, bu kişiler arasından pek azı, benzer projelerin tasarımıyla gündelik olandan kopuk, konjonktüre daha az bağımlı yönelimleri önererek, entelektüel nüfuz yoluyla eylemde bulunmayı başarır.
En uzak çevrede dağınık uzmanlar kümesi bulunur. Acil sorunları, durumları, olayları brifinglere -kısa not ve raporlara- çevirirler. Yorumlar yaparak ve eylem biçimleri önererek bilgilendirirler.” (Balandier sf.163-164)
Balandier’in daha pek çok aktör, yöntem ve araçlarla çizdiği tablo, sahne arkasındakiler her zaman mevcut olmakla beraber, yeni durumda -insanları tamamıyla dışlayacak şekilde- sürekli çoğaldıklarını ve hakimiyet kurduklarını gösteriyor. Bugün demokrasi kültürü ahlaki, insani ve ekonomik olarak eksik. Demokrasinin özgürleşme siyasetinin bir yolu, zemini olabilmesi için, Balandier’in deyişi ile, “belagat, güçlü bir inanç ve biraz da düşe ihtiyacı bulunuyor.” Biraz değil daha çok düşe/hayale/ütopyaya ihtiyacımız var. Zygmunt Bauman’ın ifadesi ile, sürgün edilmiş duyguların, isyanın dönüşü ve ahlaki hislerin yeniden canlandırılması.
Balandier’in daha pek çok aktör, yöntem ve araçlarla çizdiği tablo, sahne arkasındakiler her zaman mevcut olmakla beraber, yeni durumda -insanları tamamıyla dışlayacak şekilde- sürekli çoğaldıklarını ve hakimiyet kurduklarını gösteriyor. Bugün demokrasi kültürü ahlaki, insani ve ekonomik olarak eksik. Demokrasinin özgürleşme siyasetinin bir yolu, zemini olabilmesi için, Balandier’in deyişi ile, “belagat, güçlü bir inanç ve biraz da düşe ihtiyacı bulunuyor.”
Alain Badiou’nun idea’yı öne çıkarması ve düzenin, “fikirsiz yaşa” buyruğunu reddetmesi de “ütopyacıl” bir içerik taşır; aynı zamanda, bu, demokratik materyalizme uygun olarak yönetişimle bütünleşik sermayenin mantığının mahkûm edilmesi ve siyasetin, insan iradesinin, düşüncesinin yok olmadığının ilanıdır.
Bugün ütopyanın dirilmesi demek, insanın sermaye kontrolüne karşı yok olmadığını, çünkü düşüncenin, hayalin, umudun yok olmayacağını bilince çıkarmak demektir. Doğa, hayat ve insan, üçü de bütün imkânlarıyla var olmaya, olmakta olmaya devam ediyor. Savaşın her seferinde tek seçenek hâline gelmesi bir büyük çıkışsızlığın işareti. İnsanlık, tarih boyunca, çıkışsızlıkta çareler üretmiştir. Bu en başta siyasetin geri dönmesiyle mümkün, bunun yolu da düşünce’nin önemine inanmak. Demokrasi düşünceye ve siyasete açtığı alan bakımından vazgeçilmezdir. Savaşın içeride ve dışarıda, hayatın her alanında bir seçenek olmaktan çıkması ve sahne arkasındakilerin ürettiği gündemler yerine insanlığın mutluluğuna dönük gerçek alternatiflerin/mücadelelerin gündeme gelmesi ancak demokrasiyle mümkün. Barbarlığa ve onun mecburi şartı savaşa karşı özgürleşme siyaseti demokratik yolu bırakamaz. Tartışmamız gereken demokrasiyi hangi aktörlerin getirebileceği ve sahnelenene karşı gerçek olanı kimlerin ortaya koyabileceğidir.
Marx’ın işçi sınıfını bulması otoriter Prusya rejiminden demokratik düzene nasıl geçileceğine dair arayışının bir sonucudur. August H. Nimtz, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels kitabında, demokratik atılımda onların yerini ve demokrasiye verdikleri önemi titiz ve açıklayıcı bir şekilde ortaya koyar.
Bugün ütopyanın dirilmesi demek, insanın sermaye kontrolüne karşı yok olmadığını, çünkü düşüncenin, hayalin, umudun yok olmayacağını bilince çıkarmak demektir. Doğa, hayat ve insan, üçü de bütün imkânlarıyla var olmaya, olmakta olmaya devam ediyor. Savaşın her seferinde tek seçenek hâline gelmesi bir büyük çıkışsızlığın işareti.
Liberal burjuvazi Prusya despotizmini yıkmayı ve yeni bir dünya kurmayı başaramayınca Marx’ı meşgul eden ana mesele bu dönüşümü hangi kesimin veya sınıfın yapacağıydı. “(…) Almanya’nın özgürlük umudunun Alman toplumunun “kendisini toplumun diğer katmanlarından kurtarmaksızın, böylelikle toplumun tüm diğer katmanlarını kurtarmaksızın kendini kurtaramayacak olan” bir kesimde saklı olduğu sonucuna ulaştı. “Toplumun bu çözülüşü, özel bir alan olarak proletaryadır.” (akt. Nimtz, sf.29)
Diğer önemli mesele, Almanya’daki işçi mücadelesinin siyasî başarısızlığının sonucu olarak toplumsal devrimi öne sürmesidir ve toplumsal devrim için zorunlu bir ön koşul olan demokratik mücadeleye verdikleri önemdir. Dönemin koşullarına uygun olarak Engels, “bu ülkede, [Almanya’da] demokrasi ve komünizm emekçi sınıfları açısından tümüyle eş anlamlıdır” demiştir. Marx, gazetecilik yaptığı süreçte devlet baskısını ve liberal kararsızlığı beraber yaşadı. Radikal görüşleri sebebiyle gazetelerden uzaklaştırıldı. Uzaklaştıran devlet baskısı ise bu uzaklaştırmaya karşı sesini çıkarmayan gazetelerin yönetimi liberal kararsızlıktı. Halka dayanmak ve güvenmek, Marx için, tecrübelerinin önemli bir sonucudur. Marx, Arnold Ruge’nin, devlet baskısına karşı Alman halkının hiçbir direniş göstermemesi sebebiyle ortaya koyduğu karamsar tabloya karşı çıkar: “burada siyasi hiçbir şey yok. Hiçbir halk büsbütün çaresiz değildir; uzun zaman sırf aptallıktan ileri gelen ümitlerle yaşasa bile, yine de yıllar sonra bir gün gelir, aniden akıllanır ve bütün o dindarca beklentilerini bir yana bırakır.” Fakat Marx despotik düzenin halk üzerindeki etkilerini de inkâr etmiyordu. Despotizm, “kendini insan olarak hissetmeyen insanlara” dayanıyordu. İnsan olmak “düşünen bir varlık, özgür kimse, cumhuriyetçi olmak anlamına gelebilirdi. (…) Despotizmin yegâne düşüncesi ise insanın aşağılanması, insanlıktan çıkarılmasıdır. Despot daima alçalmış insanlar görür.” (akt. Nimtz, sf.27)
Nimtz, Marx ve Engels’in gelecek tasarımları ile siyasî demokrasinin bağdaşmadığı varsayımına cepheden karşı çıkıyor. Birbiriyle bağlantılı üç tezi var. “İlki ve en kapsamlısı: Marx ve Engels insanlığın kadim demokrasi mücadelesinde belirleyici sıçrama dönemi olan 19. yüzyılda demokratik hareketin baş kahramanlarıdır. İkincisi, böyle bir rol oynadılar çünkü sırf “düşünür” değil, her şeyden önce siyasi eylemciydiler ve devrimci bir ortaklık oluşturdular. Üçüncüsü, komünistler olarak 1848-1849 devrimci ayaklanmalarına aktif şekilde katılmaları, demokrasi kavgasındaki etkilerini güçlendiren dersler ve sonuçlar çıkarmalarına imkân verdi. Bu sonuncusu, sosyalizm kavgasını geliştirirken demokratik mücadeleyi ilerletmenin tümüyle Marx ve Engels’in başarısı olduğu iddiasını da içinde taşır.” (Nimtz, sf.11)
19. yüzyıldaki demokratik sıçrama, genel oy hakkının tanınmasının, sivil özgürlüklerin kazanılmasının, devlet aygıtının seçilmiş parlamentoya karşı sorumluluğunun, işçi sınıfının öz örgütlenmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Bu tespitte hayatî önemde bir boşluk görür Nimtz. Bu “aracılığın rolü”dür.” İşçi sınıfının kapitalist üretim tarzının bir ürünü olduğu muhakkaktır; peki, sınıfın politizasyonu ve öz örgütlenmesi, yazarların analizinde ima edildiği gibi kaçınılmaz mıydı? Tarihçi Eric Hobsbawm’ın 19. yüzyılın son çeyreğindeki işçi hareketine dair aydınlatıcı incelemesinde yazdığı gibi, “Greve ve örgütlenmeye istekli olmakla iş veren sınıfını (kapitalistleri) başlıca siyasi hasım olarak tanımlamak arasında zorunlu bir bağlantı yoktu.” (akt.Nimtz, sf.12) Marx ve Engels bu kayıp halkayı teorik olarak tanımladılar. Bu nedenle ikisinin proletaryanın siyasi öz örgütlenmesine katkıları yaşamsal önemdedir. Marx ve Engels’in sergilediği türden bilinçli bir siyasî önderlik, eğer kapitalizm işçi sınıfını meydana getirmesi nedeniyle demokratik gelişimin gerekli koşuluysa, onlarınki de yeterli koşuldur.
Sonuç olarak Marx ve Engels’in düşünce ve eylemi, demokrasi mücadelesinde ve bu mücadeleler sırasında alınan dersler sonucu özgürleşme siyasetinin geliştirilmesinde günümüz siyasetini aydınlatacak yönler içerir. Bu, totaliter tecrübeyi aşmak ve fakat demokrasi mücadelesinin bu tarihsel birikimden beslenerek yapılabileceğini göstermesi bakımından önemli.
***
Bugün demokrasiyi getirebilecek aktörler hangi kesim veya sınıflardır sorusu, Nimtz’nin tespit ettiği “kayıp halka” ve “aracı boşluk” misali, bulunmayı ve yanıtlanmayı bekliyor. Bu noktada ulus meselesi/tartışması önem kazanıyor. Demokrasi mücadelesi iki yoldan/koldan verildi. İşçi sınıfının mücadelesi ve öncesinde onun gelişimine zemin hazırlayan ve demokratik atılım için gerekli birikimi/kavramları oluşturan uluslaşma süreçleri ve milliyetçilik, bugün Marksizm’in en önemli eksiklerinden biri olan ulus meselesini tartışmanın önemine işaret ediyor. Çünkü, devletlerin güçlendiği fakat eş zamanlı olarak ülkesizleştirmenin, yerinden yurdundan edilmişlik duygusunun geliştiği bir süreci beraber yaşıyoruz. Ülkesizleştirme, halkın daha önce kendine ait hissettiği, evi bellediği ve güven duyduğu bütün mekanizmaların, duyguların çöküşü anlamına da geliyor. Bu aynı zamanda insanların güven içinde ve mutlu yaşayacakları bir vatanın demokrasi olmadan mümkün olmadığını gösterir. Çünkü ülkesizleştirme süreçleri ve mekanizması ancak demokrasinin ortadan kalkmasıyla işler. Rantiye ve mafyanın tahribatı, toplumsal iklimin bozulması, geleceksizlik ilh. hepsi demokrasi ve hukukun askıya alındığı bir ortamda mümkün. O halde, demokrasi, bir vatanımız olmasının koşuludur. Kararların uzmanlar, şirketler, lobiler, rant odakları tarafından alınmasını sorun ederken ulus/millet tartışmasını da demokrasi temelinde yapmamız gerekiyor.
Kaynaklar:
- August H. Nimtz, Demokrasi Savaşçıları Olarak Marx ve Engels, Yordam Kitap, 2012
- Georges Balandier, Sahnelenen İktidar, Türkiye İş Bankası, 2021
- Colin Crouch, Post-Demokrasi, Dost Kitabevi, Mart 2016
- Komünizm Fikri, Berlin Konferansı 2010, Frank Ruda ve Jan Völker, “Komünist Bir Morale Provisoire Üzerine Tezler, Metis, 2016
- Eric Hobsbawm, “Socialism has failed. Now capitalism is bankrupt. So what comes next?”, 2009: https://www.theguardian.com/commentisfree/2009/apr/10/financial-crisis-capitalism-socialism-alternatives





Bir Cevap Yazın